10 Ocak 2020 Cuma
MİLLETİN EFENDİSİ HALİL AĞA
Birkaç gün önce, evimin kütüphanesinde gezinirken, parmaklarımın ucuna, Kahraman Yusufoğlu’nun kaleme aldığı; Sofra Sırları İsimli; ATATÜRK’TEN HATIRALAR-1 kitabı takıldı.
Daha önce okumuş olmama rağmen, içimden bir ses, al yeniden göz at diye fısıldıyordu. Kıramadım iç sesimi ve Ata’nın sofra sırlarını yeniden okumaya başladım.
Daha önce, Atatürk’ün eşi Latife Hanım’ı okuduğumda da, sofrada ne olup bittiğini, niçin Sabahlara kadar devam ettiğini okumuş, Cumhuriyetin kolay kurulmadığına, tanıklık etmiştim.
Sofra sırlarını gözden geçirirken, bir kere daha gördüm ki, cumhuriyetin kuruluş yıllarında; bir çok insanımızın, hiç duymadığı, işitmediği kıssadan hisse alınacak canlı hikayeler yaşanmış.
İşte bugün Atatürk’le Halil Ağa arasında, yaşanan bir hikâyeyi paylaşmak istiyorum. Üşenmez hikayeyi okursanız, Atatürk’ün “Köyü Milletin Efendisi” sözünün temeline şahitlik edecek, Mustafa Kemal Atatürk’ün Liderliği önünde bir kere daha şapka çıkartıp; hayranlığınızı tazeleyeceksiniz.
Hadi, sözü daha çok uzatmadan kısa keselim, söz aydın havası olurken biz birlikte Atatürk ile Halil Ağa hikâyesine bir göz atalım.
“Atatürk köşkten sıkılır ve Nuri Conker’ e Gel yardım et bana Nuri… Kaçalım köşkten… Onun bu içtenlikli isteğine karşı çıkmak, büyük haksızlık olacaktı. Tamam, sen planı hazırla, ben uygulamasını yaparım… Atatürk ve Nuri Conker, birinin hazırladığı ötekinin uyguladığı plan sonunda Florya Köşkü ‘ nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar.
Altlarında, Nuri Conker’ in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece’ ye doğru gidiyorlardı.
Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.
Atatürk şoföre durmasını söyledi.
Köylüye seslendi:
"Kolay gelsin Ağa!"
"İşler nasıl? Bu yıl mahsulden yüzünüz güldü mü?"
Köylü isteksiz konuştu:
"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsul. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi!"
"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"
"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."
"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikâyet etseydin..."
Köylü güldü:
"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"
Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:
"Kaymakam’a gitseydin."
Köylü iyice güldü.
"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim!" dedi.
Atatürk konuşmayı sürdürdü.
"E peki, İstanbul şuracıkta, geleydin Vali’ye anlataydın derdini... O’nun işi bu değil mi?"
Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz.
Kestirip attı:
"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"
Atatürk sordu:
"Adın ne senin Ağa?"
"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."
"Demek varlıklısın, Ağa dediklerine göre!"
"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız Ağa'ya çıkmış."
"Peki, Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi Kaymakam şöyle, Vali öyle diyelim, e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"
"Bilmez olur muyum, beyim?"
"Tamam, öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."
"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya... Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."
Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.
"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!"
Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.
"Sen ne diyorsun bey?" dedi.
"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek!"
"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir
vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma, ara!"
Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.
"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.
"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!" dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.
"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hâlâ da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!"
Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:
"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!
Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver."
Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü:
"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya."
O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı.
Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi.
Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.
Atatürk "Buyursun!" dedi.
Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:
"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.
Halil Ağa'ya döndü:
"Bak beri, Halil Ağa" dedi. "Sen bu akşam benim başmisafirimsin. Senin açık sözlülüğünü pek çok beğendiğimi bugün söyledim. Konuşmamızdan sonra sana hiçbir zarar gelmeyecek. Öküzünü de alacağım. Ama şimdi ben tarlada sorduklarımı baştan soracağım, sen de orada söylediklerini aynen tekrarlayacaksın. İşte soruyorum:
'Bakıyorum sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"
Soru - cevap Vali’ye kadar aynen tekrarlandı. Sofradakiler, soluk almadan konuşmayı izliyorlardı. Ürkütücü sorulara gelmişti sıra. Atatürk sordu:
"Peki İstanbul şuracıkta, gideydin Vali’ye, anlataydın derdini, onun işi bu değil mi?"
Vali Muhittin Üstündağ, Halil Ağa'nın ancak iki metre ötesinden kendisine bakıyordu. Nasıl desin? Ter basmıştı iyice, işi savuşturmanın yoluna kaçtı:
"Vali paşamızı biz görüp dururuz buralarda. Eteğine düşsek derdimizi duyurabilir miyiz ki..."
"Olmadı bu, Halil Ağa... Bana dediğin gibi, dosdoğru..."
"Böyle demedik mi beyim?"
"Ya, ben mi yanlış anladım? Dur soralım bakalım Nuri'ye. Nuri, böyle mi dedi bize Halil Ağa?"
Nuri Conker karşılık verdi. "Hayır Paşam!"
"Gördün mü? Demek aklında yanlış kalmış. Hani bir şey dediydin sen, Vali neden duymazmış? Aynen bana söylediğin gibi söyle."
Halil Ağa kekeleyerek konuştu:
"Köylük yerinde bizim dilimiz sağar demeye alışmıştır, paşam" dedi. "Kusura kalma gayri..."
Atatürk gülmeye başladı:
"Diplomatsın ki, yaman diplomatsın, Halil Ağa... Ama şimdi diplomatlık sırası değil, doğruyu konuşacağız... Söyle bana, orada dediğin gibi..."
Halil Ağa gözünü yumup, başını yere eğdi:
"Şaşırmışım, ağzımdan yanlışlıkla 'Bırak bu sağarı' diye bir laf kaçırmışım..."
Sofrada gülüşmeler başlamıştı.
"Hadi buna da oldu diyelim. Geçelim gerisine:
"E, peki bir Başvekil İsmet Paşa var, bilir misin?"
Halil Ağa İsmet Paşa'nın yüzüne baktı ve gözlerini yere indirdi:
"Şanlı İsmet Paşamız bilinmez olur mu hiç? O bugüne bugün..."
Atatürk Halil Ağa'yı durdurdu.
"Bırak şimdi övgüleri" dedi.
Halil Ağa yine kaçamak yanıt verdi:
Atatürk'ün sesi iyice sertleşti:
"Beni uğraştırma, Halil Ağa" dedi. "Erkek adam sözünü yalamaz. Ne dediysen, tıpkısını tekrarlayacaksın!"
Halil Ağa ürktü, toparlandı. Başını yine yere gömüp konuştu:
"Şanlı Paşamıza da sağar dedikti ya..."
"Yalnız sağar değil, 'sağarın sağarı' değil miydi?"
Halil Ağa yere eğik başını acıyla salladı:
"Öyle dedikti paşam, doğrusun!" diyebildi.
Atatürk, İsmet Paşa konusunda daha fazla ısrar etmedi, sözü kendine getirdi.
"Son soruyu sorayım şimdi" dedi. "Bunun da karşılığını ver, öküzünü al git."
"Koca yaz şuracıkta Atatürk oturmuyor mu? Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya?"
"Hiç bırakır mı Aslan Paşam benim! Erip erişir de tarlama dek gelir, halimi dinler."
"Bırak bunları Halil Ağa, dediğini tekrarla." Halil Ağa birden diklendi!
Her şeyi göze almış insanların yiğitliği içinde doğruldu. Atatürk'ün gözlerinin içlerine bakarak konuştu.
"İşte bunu demem Paşam" dedi. "Ağzıma ataş doldur, işte bunu demem!"
Atatürk gülmeye başladı:
"Zorlatacak bizi bu Halil Ağa, laf anlamıyor." dedi. "Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için, Peygamber gücü gerek demiştin, yanılmıyorsam. 'Görsem de, işinden gücünden, yiyip içmekten başını kaldıracak da bizim öküzün arkasından mı seğirtecek' demiştin." Halil Ağa'nın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Taş kesilmiş, duruyordu. Atatürk konuşmasını içtenlikle sürdürdü:
"'Atatürk de işi içkiye vurmuş, sarhoşun biri' demeye getirdin!
"Şimdi bak beni dinle, Halil Ağa... Seni şu kadar üzmemin sebebi, şunu anlatmak içindi: Şu gördüğün altı bay hükümet... Yani, biri Başbakan, ötekiler de Bakan! Memlekete göz kulak olacak, işleri evirip çevirecekler diye bu makama getirilmişler.
Bir kanun gerekti mi, bu baylar hemen sıvanırlar, İsviçre'den mi olur, İtalya'dan mı olur, Fransa'dan mı, velhasıl neredense, bir kanun buluştururlar, Türkçe‘ye çevirtirler, sonra basıp imzayı gönderirler Büyük Millet Meclisi'ne...
Bu Millet Meclisi dediğim, şu altı baştan senin yanına kadar olan beyler. Kanun bunlara gelir. Bunlar da 'hükümet elbette incelemiş, gerekeni düşünmüştür, benim ayrıca zorlanmama gerek yok' derler ve kaldırırlar parmaklarını, olur sana bir kanun!
Ama sonra bir vergi memuru gelir, vergi borcundan Halil Ağa'nın öküzünü çeker, satar... Halil Ağa da tarlasını bir yanda merkep, bir yanda öküz, ırgalana ırgalana sürmeye çalışır. Ama üretim düşermiş, ekim zorlaşırmış, kimin umurunda...
Sonra ben bunları görürüm, içim kan ağlar, işitirim, tasalanırım! E, hakça söyle bakalım şimdi Halil Ağa... Sen benim yerimde olsan, efkâr dağıtmak için, bunları bu beylerle konuşmak için içmez misin?
Ama sonra da Halil Ağa tutar, sana 'sarhoş' der..."
Halil Ağa'nın dili çözülmüştü:
"Öyle diyen yok haşa! Dinden çıkmak gibidir... Buldun mu bunu, hacısı da içer, hocası da içer..."
Atatürk sordu:
"Peki sen de içer misin?"
"Hiç bulunur da içilmez olur mu, Paşam? İçeriz ki, tıpkı şerbet gibi!"
Atatürk hizmet edenlere işaret etti, kadehleri doldurttu. Kendi kadehini Halil Ağa'ya uzattı:
"Hadi bakalım Halil Ağa" dedi. "Sağlığına içelim."
"Bayrağımız gibi sen de başımızdan eksik olma inşallah! Sana her kim düşman ise, onun yeri senin ayağının altı olsun! Gayri bana izin, koca Paşam!"
"Yemek yemedin!"
"Yemek kolay... Meraklanır çocuklar, ben köyüme döneyim."
Atatürk Nuri Conker'e işaret etti.
Conker kalkıp Halil Ağa'nın yanına geldi, kalktı Halil Ağa, önce Atatürk'ü, sonra sofradakileri selamlayıp kapıya doğru edeple geri geri çekildi. Kapı kapandığı zaman Atatürk sofradaki öteki konuklarına döndü:
"Efendimizin halini gördünüz mü beyler?" dedi. "Devlet size böyle davransa, siz ne yaparsınız? Mübarek millet bu, adam millet bu... Şimdi bu adam milletin karşısında 'adam olmak,' bize düşüyor!"
Sofrada kesin bir sessizlik vardı. Kimse gözlerini Atatürk'ten ayıramıyordu:
"Halil Ağa'nın öküzünü satıp, üretimini aksatan kanunu ya biz yaptık ya da bizim yaptığımız kanun yanlış yorumlanarak Halil Ağa'nın öküzünü satıyor. İkisi de bence birbirinden farksız... Böyle bir kanun yaptıksa, memleket çıkarlarına aykırıdır. Nasıl yaparız, nasıl yapmışız bunu?
Eğer yaptığımız kanun doğru da, yorumlaması yanlış oluyorsa, o zaman sormak lazım. Hükümet nasıl bir yönetim içindedir?
Sonra unutmayın ki, olay İstanbul'da geçiyor. Bunun Van'ı var, Bitlis'i var, kıyı bucak ilçesi var; acaba oralarda neler oluyor?
Bu çark iyi dönmüyor beyefendiler!"
Bu hikâyeyi okuyan, hanımefendiler, beyefendiler, genç kızlar, delikanlılar ya da yetişkinler; lütfen baş tarafa dönelim bir kere daha okuyalım. Okuyalım ki devlet adamı nasıl olurmuş, ya da olması gerekirmiş; beynimizin bir köşesine yazalım.
Sonra bu gün Mustafa Kemal Atatürk’ü niçin unutturmak istiyorlar, Atatürk’e neden kin besliyorlar, bu hikayenin gölgesinde o nefreti değerlendirelim.
Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün temelini attığı Türkiye Cumhuriyetinin temeli niçin bu kadar sağlam, iç ve dış düşmanların el birliğiyle yıkmak istemesine rağmen; dimdik ayakta kalışına ve duruşuna hayret etmek yerine, sebebini görelim.
Okuduğunuz yaşanmış gerçek bir hikâye! Bu hikâyenin anlattıkları ise günümüzle mukayese edilip, ders alınması ve kıssadan hisse çıkartılması gereken yakın tarih.
Türkiye’nin, içinde bulunduğu sarmaldan çıkmasının bir tek yolu var! Türkiye Cumhuriyeti kuruluş ayarlarına acilen geri dönmeli...
Dönmezse bilelim ki asla beka sorunumuz son bulmayacak. Asla emperyalistlerin oynadığı ayrıştırma tiyatrosu sahneden hiç inmeyecek. Ve Tiyatronun baş rolünde oynayanlar “yerli ve milli” söylemleriyle temelin altını kazma ve oyma eylemi kahramanlık kisvesi altında oynanmaya devam edilecek.
9 Ocak 2020 Perşembe
J.NIN NOT DEFTERİ 3. BÖLÜM
TAŞLAR YERİNE YAVAŞ YAVAŞ OTURUYOR
İlk hafta Doruk için göz açıp
kapayıncaya kadar gelip geçti! Deyim yerindeyse, taşlar yavaş yavaş yerine
otururken sularda kendi mecrasında akmayı sürdürüyordu.
Okulda öğrettikleri, nazari bilgileri, hızla fiiliyata geçirmenin gayreti içindeydi.
Gelen giden evrak, hizmet dağıtım, daktilo yazma çalışmaları vs mesai saatinin
tamamını doldururken; nefes almaya nasıl vakit bulduğuna kendi bile şaşıyordu.
Buna rağmen hiç şikâyetçi olmadı. İşine dört elle
sarıldı. Mektepte öğretilenleri, bire bir uygularsa; ileride rahat edeceğinin
bilincindeydi.
Her sabah, adli ve mülki görevlerden doğan evrak
infazı için gelen giden vatandaşın haddi hesabı yoktu. İhzarlı, müzekkere ile
çağrılanlar, askerlik şubesinde işi ya da ilişkisi olanlar aklınıza ne gelirse,
sabah erkenden karakola damlıyordu.
Gelenlerin evrakını bulmak, üst yazı yazmak ve
zimmete alıp bölük idari işlere teslim etmek göründüğü ve yazıldığı kadar kolay
değildi.
Doruk karakola gelen her insana, kendi yakını
gelmiş gibi davranmayı; prensip edinmişti. Zira Babası ona okulu bitirdiği gün,
“oğlum biz jandarmadan çok çektik. Sen karakola gelenleri bizim yerimize koy ve
asla onlara kötü söz söyleyip sert davranma” demişti.
Basbaının bu nasihati, hiç aklından çıkmadı ve
meslek hayatı boyunca çıkmayacak şekilde bilinçaltının en kalıcı yerine not
düşülmüştü.
İkinci hafta başında, vaziyet daha da iyi
görünüyordu. Hem mevzuata hâkimiyeti, hem de halkla diyalogu gözle görülür şekilde
ivme kazanmıştı.
Bir tek sıkıntı vardı.
Kendini, İlçenin ileri geleni zanneden, karakola ve
diğer resmi dairelerde, halkın işlerini takip etmeyi iş edinen, bazı kendini
bilmezler vardı.
Bunların ayakları karakoldan kesilmeli, Atatürk’ün
aziz diye tanımladığı ve köylü milletin efendisi dediği köylü kendi işini kendi
görmeli, önünde kimse olmadan, korkusuzca karakola girip çıkabilmeliydi.
Bu düşünce aklına geldiği anda ilk olarak, karakola
gelenleri, bekletmeden odaya almayı, ayakta bekletmek yerine; oturtup çay ikram
etmeyi alışkanlık haline getirmeliydi.
Hal hatır sormalı, kendinin de köylü çocuğu
olduğunu anlatmalı; bir dertleri olduğu zaman çekinmeden gelebileceklerini
duyurmalıydı.
Düşüncesini kendi de sevdi Doruk! İlk karakola
gelenlerde uygulamaya geçti. Yardımcısı Ömer, olup bitene bir anlam
verememişti.
Adam çıkar çıkmaz, komutanım siz ne yapıyorsunuz?
Diye sordu. Gülümseyerek ne yapıyorum
Ömer diye soruya soruyla karşılık verdi.
Siz böyle davranırsanız, millet sizin başınıza
çıkar, görev yapamazsınız gibi laflar geveledi.
Çıkmaz Ömer çıkmaz! Bizim milletimiz kimsenin başına çıkmaz hatta kendi
başına taç yapar. Bundan sonra her kim bu karakola gelirse ona insan muamelesi
edilecek, itilip kalkılmayacak dedi. Ömer bıyık altından gülüyordu, yakında
benim sözüme gelirsin der gibi baktı Doruğa…
Bunlar olup biterken, göz açıp kapayıncaya kadar
bir hafta daha geride kalmıştı. Pazartesi sabahı, daha kargalar yuvasından
uçmadan;, Vali ve İl Jandarma Komutanını taşlatan, kelli felli zatı, Gümüştekin
bir gurup insanın önüne düşmüş karakola geldi.
Doruk Vaziyeti pencereden gördü ve gardını aldı.
Bir daha hiç kimse, kimsenin önüne düşüp gelmeyecek, gelemeyecekti.
Kapıya çıktı, merdivenin başına dikildi! Gümüştekin
merdivenlerden çıktı, komutan sana ihzarlıları getirdim diye sırıttı.
Doruk, teşekkür ederim, sana zahmet olmuş dedi ve
bir daha kimsenin önüne düşüp, karakola getirme.
Karakolu herkes biliyor.
Biz millete hizmet etmek için buradayız. Araya
girmenize tavassutta bulunmanıza ihtiyaç yok. Bundan sonra da hiç olmayacak diyerek
kesip attı.
Gümüş tekin pancar gibi kızarmıştı.
Ne diyeceğini şaşırdı.
Konuşmaları getirdiği köylüler de duymuştu. Peki
öyle olsun komutan, bir aslan yanında bir tilki bulundurmalıdır gibi abuk sabuk
bir şeyler geveledi.
Doruk biz ne aslanız ne de tilkiye ihtiyacımız var.
Burası devlet kapısı herkese sonuna kadar açık!
İsteyen buraya tek başına aracısız gelir ve işini halleder. Edecekte deyip
kestirdi attı.
Bu çıkışın sonrasında olanlar, meydana yansıyanlar
bir başka yazının çatısını oluşturacak ve Kıbrısçık Doruk’la renkli hatta
sinemaskop koca üç yıl geçirecek.
Hatta karakol bahçesinde, arkadaşlarıyla tavla oynarken
görecek, şehir lokalinde briç oynayarak, ilçe ekabirleriyle kaynaşmaları
yansıyacak satır aralarına.
…/…
5 Ocak 2020 Pazar
J.NIN NOT DEFTERİ 3. BÖLÜM / İLK SPOR
Doruk,
ilk gecesini yol yorgunluğunun da etkisiyle, deliksiz ve derin bir uykuyla
geçirdi. Sabah uyandığında, ortalıkta çıt yoktu. Hâlbuki askerlerin kalkmışı,
mıntıka temizliğini yapılmış ve sabah sporuna hazırlanmış olması gerekirdi.
İçinden
bu düzenli işlerin yapılmış olmasını dileyerek kalktı, gördükleri hayal
kırıklığıydı. Asker hala uyuyordu. Sadece nöbetçi vardı dışarıda..
İlk
günden, gemileri yakmamak için, çok sert
davranmamalıyım diye kendi kendini yatıştırdı ve nöbetçiye emir verdi.
Askerleri
kaldır!
Eyüp
Onbaşıya söyle, 20 dakika içinde mıntıka temizliği bitsin ve sabah sporu için,
Bölük binası arkasında içtima etsinler.
Hazır
olunca bana haber versin! Nöbetçi koşarak koğuşa giderken, Doruk etrafı bir
kamera titizliğiyle inceliyordu.
Bölük
binasının cephesine göre sol yanında ahşap iki katlı bir ev, Sağ yanında şehir
kulübü vardı.
Bahçe
çitle çevrili, zemin topraktı. Önünden geçen cadde, staplize kaplama ve
karşında, Orman İşletme Müdürlüğü binası vardı.
İşletme
Müdürlüğü binası çok bakımlı, Bahçe duvarı taştan örülmüş, görkemli ve de yatırımcı
bir Bakanlık binasıyım diye avaz avaz bağırıyordu.
Doruk,
çevresini incelerken, Bölük uyanmış, Eyüp onbaşı’da erlerin hazır olduğunu
haber vermişti. Üstünde eşofmanlarıyla gitti,
kısa bir konuşmayla, bu gün
yaşananların bir daha yaşanması gerektiğini anlattı ve askerlik demek disiplin demek diye noktayı
koydu..
Disiplinli
olmak için önce kurallara uyulmalıydı. Yat saatinde yatılmalı, kalkılması
gereken saatte de kalkılmalı, mesai saati başladığında, her şey yerli yerinde
olmalıydı.
Bundan
sonra, kendi nezaretinde sabah sporu yapılacak, vakit bulunduğunda da eğitime
çıkılacaktı. Hizmetin aksamadan yürümesi, adli mülki, askeri hizmetlerin
aksaması: disiplinli olunmakla eş değer ya da doğru orantılı.
Bu
kısa konuşmadan sonra, üst kısımlarını çıkartmalarını ve düzgünce önlerine
koymalarını istedi. Kendide başlarında olmak üzere, boş arazide spora
başladılar.
Daha
birkaç tur atmadan, dökülüverdi erler. Anlaşılan oydu ki hiç spora çıkılmamış,
sğitim ve spor eğitim birliğinde kalmış.
Koşmayı
durdurdu!
Yeniden
konuşmaya başladı. Arkadaşlar, siz jandarmasınız, Bize milletimizin emniyet ve
asayişini sağlama görevi verilmiş. Üstelikte Türkiye Cumhuriyetine yürürlükte
olan bütün yasaların uygulanması sorumluluğu var omuzlarımızda.
Siz
bunların belli ki farkında değilsiniz. Bu görevin aksamadan yürütülmesi için,
önce sizin sağlıklı, dayanıklı, ve güçlü olmanız gerekir.
Kaçanı
koşarak yakalayacak, tutuğunuzu tek başınıza etkisiz hale getirecek fiziki güce
sahip olmak zorundasınız.
Yoksa
dün yaşadığınız gibi bir sarhoşu, ¾ kişi içeri alamaz, ortalığı velveleye
verirsiniz.
Bu
konuşmam ilk ve son konuşmam olacak. Her sabah vaktinde kalkılacak, Mıntıka
vaktinde temizlenecek, yatak nizami yapılacak, koğuşa kapıdan giren, koğuşun
askeri bir koğuş olduğunu fark edecek.
Biliyorsunuz,
bende nöbetçi subay odasında kalacağım. Gelip benim yattığım yatağın
yapılışına, düzgünlüğüne bakabilirsiniz. Ben her sabah koğuşa girdiğimde, kimin
yatağı düzgün yapılmamışsa ona 5 tur koşu cezası veririm diye de uyardı Doruk.
Erlerin
yüzü düşmüştü! Bu da nereden geldi dedikleri yüzlerinden okunuyordu. Okunsun
dedi Doruk kendi kendine.
Başarının
yolu disiplinden geçiyorsa mutlaka, disiplin sağlanmalı, daha önceki
başıbozukluk, ortadan kalkmalıydı.
Sabah
sporunu bu konuşmayla sonlandırdı. Eyüp Onbaşıya, bu günden itibaren, kendisini
de tabldota kayıt edileceğini anlattıktan sonra; kahvaltımı odamda isterim.
Aşçıya talimatımı hatırlat deyip, ayrıldı. İlk günün ilk bölümü böyle sone
erdi.
Biraz
sonra, ana baba günü başlayacak, köyden kentten gelenler, kapıyı çalacak, zaman
daha hızlı akacak trafik hızlanacaktı.
.../...
3 Ocak 2020 Cuma
J.NIN NOT DEFTERİ 3. BÖLÜM
TANIŞMA
İlçe Jandarma Bölük Komutanlığı, bahçe kapısından girerken,
karakol nöbetçisi durdurdu. Kimi aradınız, diye sordu.
Doruk,
-kimseyi aramadım!
-göreve başlamaya geldim.
Karakolun yeni komutanıyım deyince, nöbetçi önce kendine
çeki düzen verdi, sonra elindeki valizi almak izin uzandı.
Doruk gülümsedi,
vermedi valizi.
Ve o gün prensip edindi, kendi özel işini asla askere
yaptırmayacaktı. Sonra “Kurt’a sormuşlar
boynun niye kalındiye, kurt kendi işimi kendim yaptığım için demiş” atasözü döküldü dudaklarından.
Sen nöbetini tut
ben çıkarım yukarı dedi ve iki katlı binanın ahşap merdiveninden heyecanla basamakları
tek tek çıktı.
Girişe göre, sağ taraftaki ilk oda kapısı üstünde; Merkez
J. Karakolu Komutanı, Sol tarafta ise, İlçe J. Bölük. Komutanı yazıyordu.
Her iki kapı da kapalıydı.
Kapıya vurup içeri girdi. İçeride bir Uzman J. Çvş,
daktilonun başında bir şeyler yazıyordu. Kapının açıldığını görünce, başını
kaldırıp baktı, buyurun bir şey mi istediniz dedi.
Doruk kısaca
kendini tanıttı. Uzman, ayağa kalktı, ben yardımcınız Ömer diye kendini
tanıttı; komutanım hoş geldin diye, oturduğu yeri gösterdi, kendi daktilosunu
alıp yardımcı masasına geçti.
Birkaç dakikalık, tanışma seremonisinden sonra, İlçe J.
Bl. Komutanıyla tanışmaya gelmişti sıra.
Ömer gitti, Doruğun geldiğini haber verdi.
Bölük Komutanı getir tanışalım demiş.
İki kapı karşılıklıydı, Ömer, içeriden gel işareti edince
Doruk kalkıp gitti. Üzerinde üniforması yoktu, başıyla selam verip, kendini
tanıttı.
Katlı, ( Bl. K.’nın soyadı)hoş geldin dedikten sonra, yer
gösterdi. Ömer’e bize iki çay
getirsinler dedi ve ilk geldiğinde şahit olduğu olayı özetledi.
Kıbrısçık, küçük bir ilçe olmasına rağmen, zor bir
yermiş. Biraz önce nezarete alınan kişinin adı Hacı imiş.
Kahve işletir, kumar oynatırmış.
Hiç ayık gezmez, alkol alır huzuru bozarmış.
Üstelikte ne zaman jandarma müdahale etse, mukavemet
gösterir, olay çıkartırmış Vs vs.
Çaylar geldi,
içildi. Katlı, sana Önce bölüğü gezdireyim, sonra erlerle tanıştırayım
deyip, postasına, Ömer’e söyle erleri
yemek hanede toplasın diye emir verdi.
Kalktı, önce kendi odasını göstererek, bura İlçe Jandarma
Bölük komutanı odası, kendi odanı zaten gördün dedi,
Az ileride Erat koğuşu vardı, önce ora girdiler, altlı
üstlü ranzalar ve hiçte göze hoş görünmeyen düzensiz yataklar.
Koğuşun karşısında, Bölük idari işler odası ya da bölük
kalemi vardı. Hemen yanında, üzerinde nöbetçi subaylığı yazan bir küçük bir oda,
için de ranza ve yatak. Sen bekârsın burada kalırsın ev tutmana gerek yok dedi.
Üst katın hepsi bu kadardı.
Merdivenden indiler, alt kata girdiler, girişe göre sağ
tarafta dershane, karşısında yemekhane,
az ileride; tuvalet /banyo, bir de nezaret hane.
Nezarette, Hacı vardı ve kendi kendine söylenip
duruyordu. Yemekhane girip erlerle tanıştılar. 1 Onbaşı 25 Jeri idi İlçe J.
Bölük Komutanlığının mevcudu.
Sonra tekrar yukarı çıktılar, İlçe J. Bölük Komutanı,
eline bir kâğıt aldı, Doruğun katılma mesajını yazdı ve yazıcıya, bunu daktilo
et, mesaj olar çek talimatı verdikten sonra, görevin hayırlı olsun diye bitirdi
tanışma seremonisini.
Doruk kalktı, ayrılmak için müsaade istedi, kendi odasına
geçti. Zaten mesai saati de biteli bir hayli olmuştu. Herkes evine gitti. Doruk
Valizini Nöbetçi Subayı odasına koydu ve üzerindeki elbisesiyle yatağın üstüne
uzanıverdi…
…/…
1 Ocak 2020 Çarşamba
Durduracağım Dünyayı
Dalları her mevsim meyve tutacak
SHatırladınızmı, demir at demiştim
Daha önce on sekize
Demir atmaktan şimdi vazgeçtim,
Değişti düşüncem
Yeni yılda, dünyaya yeni fikir gözünü
açtı
Yılın ilk gününde, durduracağım Dünyayı
Dönüp durmayacak, güneşin ekseni
etrafında
Zamansızlığa dönüşecek evren
An’da yaşayacak dünya âlem
Güneş doğmadan aydınlanacak, bütün
kâinat
Cisim olmaktan çıkacak âdem,
Örtünüp, bürünmeyecek Havva
Nur olacak
Gökteki yıldız gibi parlayacak bütün
beden
Aynaya bakmadan görecek, insan
kendinde kendini
Susuz yıkayacak; eline, yüzüne bulaşan
kiri
Bitecek
Yokluk
Yolsuzluk
Fakirlik
Yıkılacak saltanat, yok olacak makam
mevki saray
Yer, gök bütün âlem insan için; olacak
sırça saray
Aç açık kalmayacak
Ağaçlar dört mevsim çiçek açacak
Dalları her mevsim meyve tutacak
Soluduğun her nefes, ücretsiz enerjini
karşılayacak
Bitecek kölelik son bulacak, ağalık
zenginlik
Hem bilinen dünyada, hem görünmeyen
âlem de
Aşağıların aşağısına düşen, çıkacak,
yükselecek
Bağımsız, hür müreffeh, mutlu
yaşayacak Kamil İnsan…efes, ücretsiz enerjini karşılayacak
Bitecek kölelik son bulacak, ağalık zenginlik
Hem bilinen dünyada, hem görünmeyen âlem de
Aşağıların aşağısına düşen, çıkacak, yükselecek
Bağımsız, hür müreffeh, mutlu yaşayacak Kamil İnsan…
01.01.2020 Manisa

Hayal Denizi
01.01.2020 Manisa
31 Aralık 2019 Salı
YENİ YIL
Müslüman’mış ağam, kutlanır mı yeni
yıl Paşam
Görende essah sanacak, yatıp kalktı
diye inanacak
Ah şu ayna olmasa, bakınca söze akan
su duracak
İnanalım mı ağam, ahlaksız İslam
Olur mu Paşam
Çalmak çırpmak, yalan dolan, gasp
talan; mubah
Hakaret küfür, ayrıştırma; kahvaltı
menüsü sabah
Tevrat’a, Zebur’a, İncil’e inanma mı
diyor Kur’an
Batıl mı bunlar ağam, İsa Peygamber
değmi Paşam
Ellerinden gelse, kuma gömecek
kadınımızı kızımızı
Unutturacaklar, cümle peygamberi ve
Allah’ımızı
Din diye Kul’a taptıracaklar, seni
beni onu hepimizi
Kula mı, kul olalım ağam, O değil mi
yaratan paşam
Düşmüyor manşetten, kadına, kıza,
erkeğe; tecavüz
İnmiyor ekrandan, şiddet, darp,
öldürme ve de taciz
Sormuyor kimse, bu kadar suç işler
mi Allah’a inanan
Akıl yok mu bizde ağam, düşünmeyecek
miyiz paşam
İki bin on dokuz bitti paşam, güle
oynaya gitsin ağam
İki bin yirmiyi geliyor paşam,
çalsın davul zurna ağam
Haber salın ormana, toplansın cümle
mahlûkat paşam
Getirin, dövme bakır helkeyi, Aslan
sağacağım Paşam
Hayal Deniz’i
31/12.2019/ Manisa
Yeni Yılınız KUTLU Olsun
28 Aralık 2019 Cumartesi
BAL OLUR
Dil de güfte, parmak uçlarında tezene
Gezinirken parmak, sazın perdesinde
Dokunur ayrı ayrı, sazın her bir teline
Zanneder ki bitmeyecek
Onca ay ve sene
Kendinden geçer
Dudaklardan dökülürken her bir name
Çakıl taşları arasından, akıp giden yıllar
Dur
Gitme
Nereye gidersin bir acelen mi var
Gitmeden önce
Bir bak
Sağına – soluna
Sağında, kırmızı beyaz, tomurcuk güller
Solunda, açmış; gelincik ve menekşeler
Hiç düşündün mü
Gittiğin yerde, hangi renk çiçekler
Sarımı
Mor mu
Kar yağıyor mu
Tipi var mı
Sağanak yağmur yağar mı
Gök gürler, şimşek çakar mı
Ardına bakmadan akıp giden yıllar
Dur
Gitme
Daha göreceğin el değmemiş birçok çiçek var
Bir kırmızı gül kokladın bir de menekşeyi okşadın
Papatyaya, gelinciğe, hercai ye hiç dokunmadın
Ay'ı
Yıldız'ı
Güneş’i bir yana koy, beklesin kıyıda köşede şöyle
Lodos
Poyraz
Karayel ve de keşişleme hiç esti mi senin bağrına
Bizim dağların çiçekleri, bir başka açar, bahar gelince
Petek petek bal olur, uçan bal arısı üstüne konunca
Gezinirken parmak, sazın perdesinde
Dokunur ayrı ayrı, sazın her bir teline
Zanneder ki bitmeyecek
Onca ay ve sene
Kendinden geçer
Dudaklardan dökülürken her bir name
Çakıl taşları arasından, akıp giden yıllar
Dur
Gitme
Nereye gidersin bir acelen mi var
Gitmeden önce
Bir bak
Sağına – soluna
Sağında, kırmızı beyaz, tomurcuk güller
Solunda, açmış; gelincik ve menekşeler
Hiç düşündün mü
Gittiğin yerde, hangi renk çiçekler
Sarımı
Mor mu
Kar yağıyor mu
Tipi var mı
Sağanak yağmur yağar mı
Gök gürler, şimşek çakar mı
Ardına bakmadan akıp giden yıllar
Dur
Gitme
Daha göreceğin el değmemiş birçok çiçek var
Bir kırmızı gül kokladın bir de menekşeyi okşadın
Papatyaya, gelinciğe, hercai ye hiç dokunmadın
Ay'ı
Yıldız'ı
Güneş’i bir yana koy, beklesin kıyıda köşede şöyle
Lodos
Poyraz
Karayel ve de keşişleme hiç esti mi senin bağrına
Bizim dağların çiçekleri, bir başka açar, bahar gelince
Petek petek bal olur, uçan bal arısı üstüne konunca
Hayal Denizi
28.12.2019-Manisa
28.12.2019-Manisa
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










