9 Eylül 2019 Pazartesi

Çözülsün Buz Kış Bitsin


   
   

Bir mucize isterim, dönmesin dünya dursun
Gerçekleşsin hayalim, güneş batıdan doğsun  
Koyun kuzu bahara,  güle oynaya çıksın
Çözülsün buz kış bitsin, aksın ırmak denize

Bir mucize isterim, kış yaz hep bahar olsun  
Dalgalanmasın Deniz, dingin sütliman olsun  
Gece gündüz korkusuz, martılar kanat çırpsın
Çözülsün buz kış bitsin, aksın ırmak denize 

Hava sis duman bora, yaz ortası kara kış
Belli değil dost düşman, kader mi bu nasıl iş
Sökmeyecek mi şafak, doğmayacak mı güneş
Çözülsün buz kış bitsin, aksın ırmak denize 


Necati Kavlak
09.09.2019 Manisa


4 Eylül 2019 Çarşamba

Kalk Ayağa Kadın!




Yazı başlığını özellikle seçtim.  İstedim ki bu nasıl ifade ya da başlık deyin, fırlayıp kalkın ayağa ve beni topa tutun...
Kadın benim anam!
Bacım!
Eşim!
Kızım!
Gelinim!
Torunum!
Say sayabildiğin kadar, kuzenim, yengen, komşum, hemşehrim soydaşım, ırkdaşım, dindaşım velhasıl o bir İnsan!
Yalnız benim mi?
Elbette hayır sizin hepinizin, hepiniz derken dünya insanlığını kastediyorum.
Eski eşi tarafından, çocuğunun gözleri önünde hunharca öldürülen Emine Bulut cinayeti; Türkiye’nin gündem değiştirmişti.
O günden bu güne, şimdi de değişen bir şey yok!
Emine Bulut cinayetinden sonrada, gündemi değiştiren cinayetlerin ardı arkası kesilmedi. İsim isim yazmaya hacet var mı?
Sizde benim kadar takip ediyorsunuz…
Yalnız cinayet mi?
Gazeteler manşet olan acı haberlerin ardı arkası hiç bitmiyor. İstatistiklere göre “2015 ile 2018 yılları arasında bin 559 kadın öldürülmüş”
Bugün de gazeteler,  Samsun’da bir aylık bebeğin beşiğinde ölü bulunduğunu,  daha kırkı bile çıkmamış anne Emine’de,  yatak odasında kendini asarak hayatına son verdiğini manşetine taşımış.
Bu olaylara, adli olaydır olur, gözüyle mi bakmalı; yoksa bize neler oluyor, nereye gidiyoruz, diye kendimizi sorgulamalı mıyız?
Bence Türk kadınına yeni bir format atma zamanı.  Şimdiye kadar öğretilenler, resetlenmeli gerçekler doğru öğretilmeli.
Mesela?
Kadın erkeğin ege keminden yaratılmamıştır.
Allah Kadını ve Erkeği kâinatı yaratmadan önce, esmayıhüsnâsından yaratmış,  yaratığı insanlara melekleri secde ettirmiş ve  Elestü Bi Rabbiküm” bensizin rabbinizim demiş, kendi ilmini daha o gün; yarattığı kadın erkek ayrımı yapmadan Rab sıfatıyla insana öğretmiş ve kendine halife seçmiştir.
Kadın erkek, dinli dinsiz yaratılan bütün insanların Allah’ın ruhunu taşıdığını söylememe hacet yok dersem hata etmiş olmam herhalde.
Allah katında erkek hangi konumdaysa, kadında aynı konum ve değerdedir demek için neyi bekliyoruz?
Hatta daha ileri gidip, Hz. Muhammed’in Cennet anaların ayakları altında sözünden ilham alarak, kadın olmasa erkek olmaz, insan da olmaz dersek yanlış mı söylemiş oluruz?
Kadına erkeğinin üç adım arkasından yürüme fikri tersine çevrilmeli.
Çarşafa gömülme âdeti yok sayılmalı.
Kadın evinde, kafesli pencere arkasında oturur, çocuk bakar zihniyeti silinmeli.
Kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin; atasözü hem lügatten silinmeli hem de kullanılması önlenmeli.
Elbette söylenecek çok şey var. Hepsini bir çırpıda söylemek yazmak kolay değil. Benim sözüm kadınlarımıza.
Kopun şu cemaat, tarikattan söylemlerinden kopun!
Kadını   insan yerine koymayan, ikinci sınıf insan muamelesi yapan, din tüccarlarının kurduğu ticarethanelere eşinizi, çocuklarınızı göndermeyin..
Allah’ın dini bir!
Ona gidilen yol tek değil!
Hatta Allah sizden uzak da değil. Şah damarınızdan daha yakın. Konuştuğunuzu işitiyor. Kalbinizden geçeni biliyor.
Silkinin kalkın ayağa!
Allah âlimdir, âlim olanı sever, Allah ile aranıza kimseyi sokmayın.  Güneşle dünya arasına ay girince, dünya nasıl karanlık oluyorsa, Allah ile kul arasına şeyh, şıh- hacı hoca girince insanın karanlıkta kalacağını unutulmamalı.
Ve son söz!
Kara günler bitsin isteniyorsa, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyetine, laik parlamenter sisteme,  sahip çıkılmalı.
 Türk kadınlarına verilen haklardan asla vazgeçilmemeli.  Din Allah’ındır.  Allah ile kul arasına girmek isteyenlere fırsat verilmemeli.
Bana değmeyen yılan bin yaşasın felsefesinden vazgeçmezsek, ülke gündemini değiştiren kadın cinayetleri, tecavüzler, çocuklara tecavüz ve taciz haberleri manşetten asla düşmez.
Ya eşinizle yan yana kol kola el ele yürüyeceksiniz, ya da eşinizin üç adım arkasında yürümeye razı olacaksınız.
Unutmadan bir şey da!
Sizi, yani kadını hunharca öldüren, tecavüz eden, taciz eden tüm erkekleri siz doğurdunuz; siz büyüttünüz.
Hiç düşündük mü nerede hata yaptık diye?










25 Ağustos 2019 Pazar

MARMARİS'TEN DATÇA'YA



Geçen sene kurban bayramını, Bodrum Turgut reiste geçirmiş; dönüşte Cennetten geliyorum başlığıyla bir yazı kaleme almış, düşüncelerimi paylaşmıştım.
Bu yıl da Muğla’nın bir başka cennet ilçesi Datça; ev sahipliği yaptı kısa tatilimize..
Bodrum ne kadar güzelse, Datça’da bir o kadar güzel.
Artısı var eksisi yok!
Yurdumuzun her köşesi bir başka güzel! Tanrı, Anadolu’yu yaratırken; özene bezene yaratmış.
Datça’yı yazılı kaynaklar, “geçmişten günümüze, tarih kokan bir yeryüzü cenneti” diye tanımlamış.
Havası
Suyu,
Denizi
Koyları
Ve 3 ( B ) ile adını duyuran 
Bal’ı
Badem’i
Balığı ile ünlenmiş bütünleşmiş. 
Ünlü coğrafya bilgini Strabon’un ““Tanrı çok sevdiği kulunu uzun ömürlü olması için Datça Yarımadası’na gönderir.” dediğini yazmış araştırmacılar.
Bu cümleden yola çıkarak; kendime de bir pay çıkarsam mı diye düşünmedim dersem, yalan olur.
Datça’da, hangi koya gitsen, Deniz suyu pırıl pırıl!  Tuzlu olmasa, üstüne uzan, pınardan içer gibi kana kana iç.
İşin en güzel yanı, İlçe; Marmaris ve Bodrum gibi kalabalık değil.
Gürültü patırtı yok.
 Yerli ve yabancı turist; varla yok arası bir şey!
 Cadde ve sokaklarda yazlıkçılar daha çok. Türkiye nüfusunun aksine, Datça’da nüfus daha yaşlı; ununu eleyen, eleğini asanlar orada.
Deniz’e genellikle Mercan Kâffede plajlından girdik.
Misafiri olduğumuz, Ağabeyimin evine yaklaşık 200 metre bir mesafedeydi.
Hem eve yakın hem de işletmecilerin sıcak ilgisi başka yer aratmadı.
Şezlonglar rahat, şemsiyeler ideal, Deniz mis gibi…
Şezlonglarda yatıp güneşlenirken, küçük bir araştırma yaptım. Datça’nın kendine özgü, ait şarkısı, türküsü, şiiri var mı baktım.
Her yörenin olduğu gibi Datça Hakkında da yazılmış birçok şiir mevcut. Benim ilgimi  “Marmaris’ten Datça’ya” türküsü çekti.
Sefer Karabulut seslendirmiş.
 Egeye özgü şivesi, müziğin kıvraklığı, sözle saz uyumunu, hareketliliği, içtenliğini görmeye ve dinlemeye değer.
Hatta dinlerken oynarsınız.
“Gökova'dan aşağı
İndim yeşil körfeze
Akyaka'da mola ver,
Yoruldum geze geze.
Marmaris'ten Datça'ya
Ben vurgunum hatçaya
Gelcem dedin gelmedin,
Topalların bahçaya”  diye devam ediyor. Özellikle nakaratlar şıkır şıkır oynatıyor
J..
Vatanımızın 7 bölgesi, dört bir köşesi çok güzel. Gerçekten cennetten bir parça. Onun içindir ki emperyalistler kirli ellerini, üstümüzden hiç çekmiyor ve de anaların gözyaşı her gün sel!
Tatilden söz ederken, şimdi emperyalistler, anaların gözyaşı da nerden çıktı dediğinizi duyar gibiyim.
Nerden olsun?
Datça’da kaldığımız sürede, Mercan kâffe plajına takıldığımızı söylemiştim. Şezlonglarıyla, iskelesiyle ve de yapılan hizmetteki kalitesiyle, güzel bir yer olduğunu da belirtmiştim. O yerin işletmeci Ağrılı bir yurttaşımız. Hani memleketimizde etnik köken sorunu var diyorlar ya, işte o takıldı kafama.
Eğe deniziyle Akdeniz’in buluştuğu yerde, hiç öyle bir sorun yok.
Ayrıca, Plaj’da Udi Yervant’la tanıştım.
Diyarbakır’da dünyaya gelmiş. Sonra İstanbul’a Oradan da ABD’ye gitmiş. 21 Yıl sonra tekrar vatanına/ Diyarbakır’a dönmüş.
Müzik yapıyor.
Türkçe, Kürtçe, Ermenice türküler söylüyor.
Türk Devleti Yervant’a devlet sanatçısı unvanı verilmiş. Yervant’a Devlet Televizyonunda müzik yapıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurduğu laik Türkiye Cumhuriyetinin, kendi vatandaşlarıyla hiçbir sorunu yokken, her bölgesinde, iç içe yaşarken; ülkemizde beka sorunu çıkartan kan emicilerle işbirliği yapanları görmek, onlara fırsat vermemek gerektiğini hatırladım ve beka sorunuyla yatıp kalkanlara da hatırlatmak istedim…



18 Ağustos 2019 Pazar

Ah Deniz Koca Deniz

ah deniz koca deniz
ne çok özlemişim ne çok bir bilseniz
tenin, tenime, değdiğinde anladım hasretini
hatırlıyor musun
seni ilk gördüğüm körfezdeki gençliğini
heyecanlanmış, tutamamıştım uzattığın elini
sonra
kumburgaz da bir kere daha göz göze geldik
işte o zaman yıkıldı, aramızdaki buzdan duvar
konuştu gözler, buluştu eller, birleşti dudaklar
kısa süre sonra İmroz’da
el ele diz dize yine birlikteydik
Bu buluşma da kısa sürdü
gene ayırdı kader seni benden
aramıza Köroğlu beli girdi
uzun çam ormanı aşkımız gölgeledi
ve
karayazı bozkırı Kerem’i kül eyledi
aras nehri hasretliğimize ulaşan tek yol idi
istemeden koptuk birbirimizden yıllarca
su gibi geçti aylar ve yıllar
taaa ki Arsuz’a varıncaya kadar
en uzun birlikteliği orada yaşadık
unutulmaz anıları, yıldızların altında yazdık
gece gündüz demeden el ele göz gözeydik
mavi gökyüzünde
ayı
yıldızı
senin renginle bütünleştirdik
yakamozlarla top oynadık
beş yıl sürdü bu beraberlik
ne zaman kader ayırsa bizi,
bir başka sularda yine birbirimizin olmayı bildik
hatırlıyor musun Side’yi
incecik kumların üzerine uzanıp, yanarken
Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç
Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç”
şarkısını dinlediğimiz o muhteşem günleri
çıplak ayakla dakikalarca yürüdüğün sahili
elbette hatırlarsın
unutulacak günler mi
deniz mavisiyle gök mavisinin seviştiği günler
ah deniz koca deniz
Seninle zaman zaman ayrılsak/ kavuş-sakta
her zaman bir ve beraberiz
bodrum’da
çeşme’de
hatta Özdere’de
ara sıra kaçamaklarımız var
hele şu Datça’da geçirdiğimiz son kısa buluşma
dillere destan.
hatırlıyor musun
gözlerimi kapatıp kendimi kollarına bıraktığım son buluşmayı
ben hiç unutmuyorum
Ne zaman sırt üstü yatsam bıraksam kendimi
Dudakların dudağımda ellerin okşar bedenimi
Biliyorum aklından geçen hasret ve keşkeler-i
Sımsıcak duygularla kolların sardığında bedenimi
Küçük dalgalarınla yüzüme vurduğun her tokat
Kulağıma  fısıldar unutulmaz aşk sözcükleri
tenimde dolaşan yumuşacık ellerin sıcaklığı
ve yüzüme vuran o küçük dalgalar
alır aklımı başımdan
dolunayın, yıldızların arasına uçurur Hayal Denizini gökyüzüne…


HaYal DeNiz’i
16.08.2019 Manisa

16 Mart 2019 Cumartesi

ZANGOÇ




Bugüne kadar, Doruk ve devre arkadaşlarının; mezuniyetten, atama yerine intikali ve adadaki özel yaşamlarına dair kısa, öz anıları paylaştık.
Kışla’da geçen görevlerine hiç değinmedik.
Aslında anıları kaleme almayı düşündüğümüzde de tasarlanan amaç, sadece Doruğa ait olan anıları paylaşmaktı!
Bu hedefimiz değişmeyecek!.
Rızasını almadığımız, meslektaşların özellerine girmeyeceğiz.
Jandarmanın not defterindeki 1. Bölüm yani 1 yıllık Ada’da geçen sürenin son çeyreğine girdik.
Bundan sonra 1 ya da 2 yazıyla ada serüveni noktalanacak. Ada’dan sonra Foça komando okulu var. Daha sonra Bolu devreye girecek. 
Onun için diyorum ki bu gün 116.J. Tb. K. Atanan onlarca genç Ast Sb. Kıtada ne yaptı, kısaca özetleyerek girelim konuya.
Biliyorsunuz Türkiye cumhuriyeti bir hukuk devleti. Ya da 3/ 5 sene öncesine kadar öyleydi.
Hukuk devletlerinin emniyet ve asayiş ile kamu düzeni kulluk kuvvetleriyle sağlanır.
Türkiye Cumhuriyetinde genel kolluk kuvveti deyince akla,  Belediye hudutları içinde Polis, belediye hudutları dışında Jandarma gelir.
Sahil güvenlik, gümrük muhafaza, Milli istihbarat, orman muhafaza ve trafik polisi, özel kolluk kimsenin çok umurunda değildir.
Hatta birçok kimse bu kurumları yolu düşmezse adını bile bilmez.
Bizim Ada yolcuları, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin; kamu düzenini sağlayacak, emniyet ve asayişi koruyacak mükellef jandarma erlerini eğitmek için Ada’dalar…
O zaman askerlik hizmet süresi çocuk oyuncağı gibi değildi. 
Piyade Erbaş ve Erleri 24 ay, J. Er ve Erbaşı 30 ay sıladan uzak, şafak sayardı.
Piyade askerleri ile iddialı bir laf söylemek elbette Doruğa düşmez!
Lakin Jandarma erleri için, söylenecek o kadar güzel şey var ki söylenmezse haksızlık olur.
Eğitim birliğinden Anadolu'nun 7 bölgesine dağılacak ve belediye sınırları dışında; emniyet ve asayiş görevi alacak.
 Eğitim birliklerinde deyim yerindeyse yeniden doğacaklar..Jandarma erbaş ve eri, temel askeri eğitimin yanında: yüzeysel de olsa, yürürlükteki kanunların kendilerine ne görevi verdiğini, omuzlarına nasıl bir mes'uliyet yüklediği bilecek.
Görevde kaldıkları süre içinde işlenen suçlara nasıl müdahale edileceği hem nazari hem de uygulamalı olarak öğrenecek..
Tutanak (zabıt) nasıl tutulur?
 Jandarma devriyesi ve görev tanımı nedir?
Kaç Türlü devriye vardır?
Emniyet ve asayiş deyince akla ne gelir?
İl ve ilçe idaresi nasıl olur?
Vali –Kaymakam, Savcı ne iş yapar?
 Hâkim’in görevi vs vs...
Daha da önemlisi, halkla nasıl ilişki kuracağını, nasıl konuşup; nelere dikkat etmesi gerektiği ders olarak anlatılıp öğretilecek..
Lafı çok uzatmayalım. 
Eğitim birlikleri mükellefiyet altına girmiş gençler için çok yönlü bir mektep ve bu mektebin öğretmenleri daha dün öğrenciyken, hayata merhaba diyen gencecik bu çocuklar.
İşte o çocuklar, kıta’da omuzlarına yüklenen sorumluluğun bilinciyle hareket ederken, sırtlarından üniformayı çıkartınca içlerindeki çocukla baş başa kalıyor ve çoğu zaman çocukların bile yapmadığı çocukluk yapıyorlardı.
Nasıl mı?
Anlatayım.
Doruğun aynı evi paylaştığı arkadaşlarından Musa mahalleden bir kıza âşık olmuştu. Kızı ne zaman görse efkâr basıyor, çözümü aslan sütünde arıyordu.
Elbette aslan sütü yalız ona düşmüyor arkadaşları olarak Duruk ve diğerlerine de düşüyordu. Sanırım şubat ayı başlarıydı.
Mafelde masal kuruldu! 
Aslan sütü 70’lik gelip masanın orta yerine dikildi.   Zeki Müren’in sesinden “ Burası agora meyhanesi, Burada yaşar aşkların, En divanesi en şahanesi” dinlenmeye başlayınca: ahlar öfler, sonra Pandora’ya duyulan sevdalar rakıyla mezesiz yudumlandı.
Tam da muhabbet koyulaşmıştı ki Doruk aslan sütünün de etkisiyle, beklenmedik bir çıkış yaptı. Arkadaşlar büyütmeyin. İsterseniz ben bu akşam bu kızı isteyim deyiverdi.
Bu söz üzerine Masa bir anda sessizliğe büründü.
Sahi yapar mısın?
Elbette yaparım, yalız sizde geleceksiniz. Elbette geliriz falan derken, saat bayağı ilerlemişti. Hesap ödendi ve mahallenin yolu tutuldu.
Şarkılar türküler eşliğinde mahalleye girildiğinde ışıklar sönmüş mahalle sakinleri istirahat geçmişti bile. Hani görev bitince içlerindeki çocukluktan söz demiştim ya, işte gençlerin tamamı çocuklaştı. Önce mahallede bir tur atıldı. Kilisenin önünden geçerken, kilisenin çanı çalındı ve de şişede durduğu gibi durmayan aslan sütü, zıvanadan çıkarttı.
Zeki Müren’in sesinden dinlenen Agora meyhanesinden akılda kalan “ seni hatırlıyorum ve sana susuzluğumu, meze yapıp içiyor içiyorum” kasketi takılmış plak gibi tekrarlanıp duruluyordu.
Derken Pandora’nın evinin önüne gelince tutturdular haydi söz verdin çal kapıyı diye…
Doruk bu söz verdiyse yapar gerçekten istiyor musunuz diye sordu, toplu halde evet diye bağırdılar. Peki, gelin dedi ve doruk dış kapıyı çaldı. 
Kapıyı çalınca evin ışığı yandı. Bizim sarhoş ayağındaki gençler ışığı görünce patır kütür hepsi Doruğu yalnız bırakıp kaçtı.
Doruk arkasına baktı, kendi kendine size güvenen de kabahat dedi bekledi. Kapıyı açan Pandora’nın babasıydı. Dışarı çıkınca doruk rahatsız ettiği için önce özür diledi.
Sonra, hayırlı bir iş için gelmiştik, arkadaşlar kalleşlik etti kaçtılar dedi. Adam senin işin yok mu kardeşim? Gece vakti git işine dedi döndü geri evine.
Ders olmuştu bu gece Doruğa. Söz verdi kendi kendine. Bir daha böyle bir tongaya düşmeyecek kendini rezil etmeyecekti…

                                                                                    …/…

11 Mart 2019 Pazartesi

ATEŞ BACAYI SARDI




Ne çabukta geçip gidiyor günler?  Doruğun, bağ bahçe arasında yaptırdığı sabah sporu, mahalle arasındaki anlamlı koşu, canlı yakalanan yılan ve yılan şiş; bölükte fenomen oldu.
Günlerce konuşuldu.
Yeni mahalle’de, mahalle sakinleri “ yaylalar yaylalar türküsü “ eşliğinde koşan, tunç tenli, buğday benizli, kara yağız Mehmetçiklerin ayak seslerini, günlerce çeşme başında, Kosta’nın kahvesinde işsiz, eli boş aylakların diline;  günlerce meze oldu.
Halk konuşa dursun!
Saat hiç durmuyordu.
Tik tak, tik tak seslerini duyan olsa da olmasa da zaman su gibi akıp gidiyordu. Âdem, masa başında ya da eğitim alanında, gün geçirdiğini zannederken; günler onların ömründen göz açıp kapayıncaya kadar sonbaharı çalmıştı.
Günler geçer de aylar durur mu?
Bimen Şen’in bestelediği “Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından” şarkısındaki gibi Kasım ve Aralık ayları da geldiği gibi koşar adım uçtu gitti.
Havalar iyice sertleşmiş, Karayel ve Poyraz yönünü şaşırmış,  Ada’da yaşayan insanların ilik ve kemiklerine doğru esiyor ve içine işliyordu.
Rüzgâr şiddetini artırdıkça, Helena ve Doruk arasında filizlenen aşk tomurcuğu kardelen çiçeğinin karın altında yeşerdiği gibi yeşerdi ve serpilmeye devam etti.
Doruk ne zaman eline su kovalarını alıp çeşmenin başına doğru yürüse; diline bir pınar türküsü takılıyordu!
Başlıyordu mırıldanmaya…
-“Pınarın başı güzel, Dibinin taşı güzel, Kurban olim o yâre, Kirpiği kaşı güzel” ya da bir başka pınar türküsü:
”Yol üstünde bir gelin, Kemere koymuş elin, Kızınan pazar olmaz, Seni severem gelin” sözleri diline düğümlenmişti.
Deyim yerindeyse ateş bacayı sarmış, çeşme başındaki bakışmalar, göz kırpmalar, tebessümler, yerini kaçamak buluşmalarla taçlanmıştı.
Buldukları her fırsatı, kaçamak buluşmalarla el ele göz göze geçiriyorlardı. Daracık sokak arası ya da evin arkasındaki zeytinlik, kaçamak buluşmanın gizemli adresiydi.
Buluşma adresi dar sokaklardaki taş duvarların dili olsa dilini yutar, zeytin ağaçlarının gözü olsa, göz kapaklarını elleriyle kapatırdı.
 Her kaçamak yürekte ayrı bir heyecan,  dudakta ayrı bir lezzet ya da tat bırakarak bitiyordu. 
Bazen güneşli havada bulutların üstünde çıkıyor, ürkek güvercinler gibi kanat çırparken; gürleyen gök, çakan şimşek arasında yağmur olarak yere düşüyorlardı.
Sonunun nereye varacağı, nasıl biteceği bilinmeyen bu serüven kendi pınarında doğmuş kendi mecrasında akıyordu.
Nereye kadar akacak?
Hangi deniz ya da göle dökülecekti?
Bu soruyu, ne Helena ne de Doruk, kendi kendine bile sormadı.
Cevapta aramadı…
Kendilerini nereye götüreceğini bilmedikleri bir rüzgârın kollarına bırakmışlardı. Ve rüzgâr nereye kadar taşırsa oraya kadar onun kanatlarında uçacaklardı.


                                                             …/…