14 Ağustos 2017 Pazartesi

YANDAŞ VE YALAKA

           
                                              
Farkında mısınız ;diye söze girerek, hem OSHO’yu yad etmek, hemde farkındalığın önemine dikkat çekmek  isterim!
Bugün  ehemniyetsiz gibi görünen, aslında emperyal güçlerin bir projesi olan; çarpıcı beyin yıkama taktiğine, canlı örnek ve basit cümlelerle  dokunmak istiyorum.
İktidarın yeşil dolarla beslediği; sağanak reklamla sırıl sıklam ıslatıp suladığı ala kargalar;
Ağzında ki  peyirle nasıl  şarkı söyleyeceğini şaşırdı, şarkı söylemek için azını her açtığında peynir kırıntıları ve  salya asçılıyor.
Utanmadan sıkılmadan, bostana dadandılar;  alanen  karpuzların içini oyuyor, korkuluklara dalkavukluk ediyorlar.
Şaklabanlık  edelim  derken, taklacı  Güvercinleri solladılar.
Nasıl pike yapacaklarını , ne şekilde takla atacaklarını şaşırdılar.
Alt tarafı Çalışanlara, yasal sosyal hakları verilecek!
Enfilasyona  ezdirmemek için, şartları biraz düzeltecek çalışma gündemde.
Daha kesinleşen bir şey de yok!
Yalakalık,  çok peyir  edince; özellikle besleme manşetler “ Müjde” manşetleriye çıkıyor.
 Neymiş efendim?
 Memura  %38 zam varmış! 
Çok mu? 
Suriyeli Mülteciye daha fazlasını vermiyorlar mı?
İktidar , 2019 seçimlerine  hazırlanıyor.
Emekçileri temsil eden sendika temsilcisi  %100 artış  istese iktidar hayır demez, diyemez.
Çünkü, onlar için:Ahlak, hak; hukuk adalet ölçüsü;  yalnız kazanmak!
Devletin  bekası, Vatanın  bölünmez  bütünlüğü ve milletin refahı, mutluluğu: hedefe giderken binilecek, varınca inilecek  bir istasyon! 
Rezalet haksızlık diz boyu diye bir manşet atıldığını hiç duydunuz mu?
Duyamazsınız!
Millete duyurulacak gerçek haber:Türkiye’nin başına bela edilen; Suriye’li mültecilere verilen maaş ve sosyal haklar.
Üniversitelere sınavsız alınan mülteciler.
Kiralık   kalemlerin ucundan hiç  dökülmez  bu çarpık adaletsiz uygulamalar.
Bu toprakların öz evladı olmak, Vatan’ı canından aziz bilip uğrunda canını vermeyi göze almak, büyük suç.
Mülteci olmak,  ekmek elden su gölden yaşamak, kaymaklı ekmek kadayıfı!
Sırf bu yüzden diyorum ki,  Kadim Türk milleti ,kendilerinin  parayla satın alınacak emtia olmadığını bir şekilde anlatmalı.
 Vatan aşkı, millet şuuru öne çıkmalı…
Üstünde özgürce yaşayacak Vatan olmazsa,  üç beş kuruş paranın bi değeri olmaz fikri ve bilinci yeşerip kök salmalı.
Ya  istiklal ya ölüm diyen bir ırkın afadı, bağımsızlık karakterim diyen Mustafa Kemal Atatürk’ün ,meftunu Türk Milletine bu yakışır.
Besleme kalemelerin, beyin yıkama aracı; manşetlere itibar edilmemeli. 
 İhanet çetelerinin beynini yıkamasına izin vermeli; aklını çelmesine göz yumamalı! Kargalara peynir olmamak ; tilkiyi kendimize güldürmemek bizim elimizde. ..


10 Ağustos 2017 Perşembe

Yallah Haci Yallah!



Yallah Haci Yallah’ı yazmayı; yaklaşık 18 ay önce Mekke’de düşünmüştüm. Kısmet bugüneymiş!
Sözcü Gazetesinin  “Arapça İkinci Dil Oldu” haberini Manşetten okuyunca, yazmak farz oldu!
Başkent Ankara'nın göbeğinde, Arapça ikinci dil olmuş!




 Niye ki?
Türkçe tedavülden kalkmış, kıran mı girmiş?
Sağlık Bakanlığı: Atatürk'ün annesinin adının verildiği hastane önüne, Arapça tabela dikmiş!
Ne günlere, kimlerin eline kaldık?
Haberini okuyunca; 18 ay önce yazmak isteyip de, bir türlü yazamadığım Yallah Ya Haci Yallah,  kendi kendine dökülüverdi kalemin ucundan.
Biliyorum sizde haberi okudunuz.
Hissediyorum, okuyunca Arapçada nereden çıktı, bu da neyin nesi; demekten kendinizi alamadınız.
Kim bilir daha dudaklarınızdan, yakası açılmadık, güneş görmemiş hangi sözcükler, küfürler döküldü.
Kalemim,  ucunda biriken düşünceleri yazıp paylaşmasa; çat diye orta yerinden kırılacak!
Biliyorsunuz, Türkiye Arap ülkelerine, özelliklede Suudi Arabistan’a; çok seyahat eden ülkelerin başında gelir. 
Ekonomik, ticari ve beşeri ziyaretlerin yanında; olmazsa olmazımız, kutsal topraklar bağı var…
Ben deyim, HAÇ ve UMRE ziyaretleri; siz deyin inanç turizmi.
Bu ziyaretler 4 mevsim, 12 ay devam eder.
Önce kendi gözlemlerimden küçük bir anekdot anlatmalıyım…
Yaklaşık 18 ay önce, kutsal toprakları görmek, ziyaret etmek bana da nasip Oldu! Medine ve Mekke’yi ziyaret ettim.
Cidde’yi gördüm.
Ne havaalanında, ne Medine sokak ve caddelerinde ne de Mekke Caddelerinde bir tek Türkçe levha görmedim.
Hâlbuki inanç turizmi için Suudi Arabistan’a yıl 12 ay seyahat eden Türk vatandaşları Suudi Kral’lığına hatırı sayılır miktarlarda döviz kazandırıyor.
Hal böyleyken; Suudi Arabistan Kral’lığı, Medine ve Mekke Valileri; Türkçe levha yazmayı her (!)nedense akıl edememiş.
Dahası Var!
Kâbe içerisinde güvenliği sağlayan görevliler tek kelime Türkçe konuşmuyor.
Kâbe içinde düzeni sağlarken,  Arapçadan başka dil kullanmıyor.
Kadın erkek bir arada otururken, Namazı vakti geldiğinde, Hanımlar siz ayrılın diyecek kadar bile Türkçe konuşmamaya özen gösteriyor.
Çıkış kapısını kaybeden Hacı ya da Umre adayları kapının yerini sorsa, aldığı bir tek cevap var, “YALLAH HACİ YALLAH!”
Bu  tabela da neyin nesi diye sormayalım mı, sormazsak köklerimize ihanet ederiz.
- “Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergahda, bergahda ve dahı her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye
-Bundan geru divanda, dergahta, bargahta, mecliste ve meydanda Türkçe'den başka dil kullanılmaya
-Şimden gerü hiç gimesne divanda, dergahda, bergahda, mecliste, meydanda ve dahi her yerde Türk dilinden özge söz söylemeye
-Şimdengerü hiç gimesne kapıda, divanda, mecliste , seyranda Türk dilinden özge söz söylemesinler
-Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayri dil söylemeyeler" diyen Karamanoğlu Mehmet Bey’in yattığı yerde kemikleri sızlamaz mı?
Atatürk'ün annesinin adının verildiği hastane önüne, Arapça tabela dikilmesinde özel bir mesaj yok mu?


Yok diyen kendini kandırır. 
Bu tabela yeni bir devlet kuruyoruz diyenlerin, Atatürk devrimlerine karşı hamlesidir.. 
Bu böyle görülmeli ve okunmalı.



5 Ağustos 2017 Cumartesi

Haşa !



İnanalım  inanmayalım, Kur’an’ın; ilk emrinin Oku olduğunu hepimiz biliriz! Bilmesine  biliriz de; itaat eder okur muyuz?
 Haşa !
Niye okuyalım ki?
Okursak,  düşünür sorgularız.  
Sorgularsak, aklımızı kullanma, analiz etme; doğru ve yanlışı birbirinden ayırma ve görme melekesi kazanırız.
Kısaca özetlersek, okuma alışkanlığı edinirsek, Kur’an’a uygun İnsan adayı olur:
Allah'ın  kendisine halife olarak seçtiği; İNSAN-I KAMİL olma hedefine adım adım yürürüz.
 O zaman; kendini alim zanneden; sahte şeyhleri,  Şıh'ları, dervişleri kim dinleyecek?
Kim cemaate, tarikata  bağlanıp, Şeyhin, şıkın; elini eteğini öpecek? Ve de biz okuyan sorgulayan olursak, vatan hainleri nasıl TBMM bombalamaya cesaret edecek?  
Kendi kendimize soralım, oku deyince aklımıza  ne gelmeli?
Pozitif ilim ve bilimi şöyle bir köşe bırakalım. Sadece oku deyince aklına  doğma düşünce gelenlere  bir cevap bulalım.
Sahi oku deyince yalnız, taşlara kazınan resimleri, kil tabletlere yazılan yazıları, ceylan derisine ve parşömene düşülen  hikayeleri mi düşlemeli ve  okumalıyız?

On üçüncü yüzyılın önde gelen evliyalarından Şems-i Tebrizi: “Okuduğum nefes alan Kuran’dır. Ben, Kur’an’ı evrende;  bitkide, dağda taşta, uçan kuşta, yürüyen karıncada yağmur yüklü bulutta okurum! demiş.
Biz Şems’in   1247 yılında şehit edildiğini biliyoruz.   
Günümüzden, yaklaşık sekiz asır önce, insanı, bitkiyi, canlı cansız varlığı ve tüm evreni Kur’an olarak okuyan, İnsan-ı Kamil örnek varken; uzay çağında: Kuran’ı yalnız Arapça yazılardan oku diyen din tacirlerini dinlemek; kula kulluk etmek değilse adı nedir?

Çok iddialı konuşmak istemem lakin, Allah dururken: kula kulluk etmenin literatürdeki gerçek adı  şirk olmalı…

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Türkiye'nin Bir Tek Başkomutanı Var! O’da Mustafa Kemal Atatürk!

Sakarya Meydan Muharebesinde "Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır." 
Diyen O!
Başkomutanlık Meydan Savaş'ında;  “ORDULAR İLK HEDEFİNİZ AKDENİZ İLERİ” 
Emrini veren de O!
Türkiye Cumhuriyetini Kuran O.  
Türk Gençliğine emanet eden de O!
Şimdi anladınız mı?
Atatürk'ün, Heykellerine Neden Saldırıyorlar, Adını Niçin Anmak İstemiyorlar, Anladınız mı?
YUKARIDAKİ  FOTOĞRAFA  ÇOK DİKKATLİ BAKIN! ÖMRÜ SAVAŞ MEYDANLARINDA GEÇMİŞ!
ÇANAKKALE BOĞAZINDAN TUZLU SULAR AKIP GİDERKEN DÜŞMAN GEMİLERİ GEÇEMEMİŞ.
VE MUSTAFA KEMAL ASKERLERE BEN SİZE SAVAŞI DEĞİL ÖLMEYİ EMREDİYORUM EMRİNİ VERMİŞ!;
MEHMETÇİK ALLAH ALLAH NİDALARI İLE ARKASINA BAKMADAN KORKMADAN ÖLÜME KOŞMUŞ.
KULAĞINIZI AÇIN İYİ DİNLEYİN, MANGAYA YANAŞIK DÜZEN EĞİTİMİ BİLE  YAPTIRMAMIŞ KİMSE;
ŞİŞİNİYOR YÜRÜRKEN,  BAŞKOMUTANIM BEN NE İSTERSEM ASKERE ONU YAPARIM DİYE:

KARGALAR BİLE GÜLÜYOR KANATLARINI ÇIRPARAK BAŞ KOMUTAN OLUNMAZ DOĞULUR DİYE…

30 Temmuz 2017 Pazar

Özgürlüğe Merhaba!

Cumhuriyet gazetesi davasının son duruşmasından, 7 tahliye 5 tutukluluğa devam kararı çıktı!
Duruşmaya katılan sanıklardan; Musa Kart, Bülent Utku, Önder Çelik, Mustafa Kemal Güngör, Güray Öz, Hakan Kara ve Turhan Günay,  özgürlüğe merhaba derken: Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Ahmet Şık ve Kemal Aydoğdu kolları kelepçeli ceza evine geri döndüler.
Şöyle hep birlikte, elimizi şakağımıza koyalım, bi  düşünelim  bu ne anlama geliyor?
Doğrusunu söylemek gerekirse, “Ergenekon,  Balyoz, Casusluk” davaları ne anlama geldiyse bu da  onların bire bir kopyasıdır.
Bir kere daha iktidarın hukuksuzluğunu, yargı istemese de; her şeye rağmen  karara bağlayacak ya da bağlamak zorunda demektir.
Türkiye; hukukun bittiği, adaletin tatile çıktığı; hâkim ve savcıların bağımsızlığını kaybettiği, cahiliye döneminin karanlığında çok zorlu, yazılı teste tabi tutuluyor.
Atatürk’ün izinde yürüyen, Türk milleti: tarihinden aldığı ışıkla, bu sınavı verecek, cumhuriyet zor da olsa ipi göğüsleyecek diye umut etmek isterim.
Atalarımız, “Her yokuşun bir inişi” “ her gecenin bir sabahı var” dememiş mi?  
Öyleyse?
Tahliyeleri, şafak sökmesi olarak yorumlamak, karanlığın sonu geldi diye değerlendirmek düşüyor bize.
Tahliye edilen 7  ve  tutukluluğu devam eden 5  sanığın ifadelerini tek tek okudum.
Duruşmada savunma yaparken; elini ovuşturan, boynunu büken, mahkeme heyetine yalvaran gözlerle bakan bir sanık bile yoktu.
İfadeleri özetleyip canınızı sıkacak, dikkatinizi dağıtacak değilim. İfadeleri ve sanıkların duruşunu merak edenler, muhteşem dik duruşu okusun isterim.
O zaman bu yazının vermek istediği mesaj daha iyi anlaşılacak ve değerlendirmek daha da kolaylaşacak.
Özellikle, mahkeme başkanı ile tutuklu sanık Ahmet Şık arasında geçen konuşma ve tutanaklara yansıyan  ifadenin, Hukuk Fakültelerine ders notu; yüksek lisans eğitimi yapanlara Doktora tez’i olabilecek nitelik ve niceliği görülmeli.
Ahmet Şık’ın annesi Fatma  hanımın:  “Adalet sarayı yazan bina, çirkefliklerin yeridir. Kesinlikle adalet yok ,adalet satılmış. Burası hukuk devleti olsaydı oğlum içeride olmazdı” diye konuşan Fatma Şık sözlerine şöyle devam etti: “Bu ilk değil. Ama dimdik ayaktayım. Gerçekler yerini bulacak. Allah kahretsin. Yaşasın adalet, yaşasın özgürlük. Adalet sarayları başlarına yıkılacak.”  Tepkisi ise alkışı  çok çok hak etmiş!

Tutuklu annesinin, mahkeme kararına karşı gösterdiği bu tepki bile, şafak vakti çöken zifiri karanlığın bu yüzden arttığına işaret sanki!
Lafı çok uzatmanın bir manası yok!
Eski defterleri açmanın da kimseye faydası olmayacak. En iyisi gelin biz sözü , Nazım Hikmet’e bırakalım. Ve  bu yazıya son noktayı “Yaşamak şakaya gelmez” Şiir’iyle koyalım!
Ne dersiniz?


Yaşamak şakaya gelmez,
 büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
                       bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
                        beyaz gömleğinle bir laboratuarda
                                    insanlar için ölebileceksin,
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
                        hem de en güzel en gerçek şeyin
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde.
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
                                      yaşamak yanı ağır bastığından.