12 Eylül 2018 Çarşamba

Mardin’den İzmir'e Bir İki



Biliyorum, kaleme alacağım makaleye konu olan, tek şoför haberini; birçoğumuz yazılı ve görsel basında: gördü, işitti ve okudu.
Okumayan için, önce haberi kısaca özetleyeyim.
İzmir´e gitmek üzere Mardin´den 40 yolcusuyla bir otobüs kalkar!
Yola çıkan otobüste tek şoför vardır.
Muavini yok.
Kliması çalışmaz.
Muavin olmayınca, elbette yolcuya hizmet veren de olmaz.
İşin garibi yolcu otobüsü üzerinde, firma adı ve amblemi de yok!
Aksiliğe bak!
Kör şeytan işi hep yokuşa sürüyor,  2 saatte kat edilecek yolu, bu kaptan 6 saatte kat etmiş ve bir rekoru kırmış.
Şaka gibi değil mi?
Hatırlayın,  bu otobüs 40 yolcusuyla Mardin’den 1453 kilometrelik yol kat edecek, 16 saat 41 dakika sonra İzmir’e varacaktı.
Keşke matematik okusaydım.
Belki 2 saatlik yolu 6 saatte giden araç üzerinden, üniversite sınavı için sınav sorusu hazırlardım.
Neyse konuyu çok dağıtmayalım.
Ömer Seyfettin öyküsü lezzetinde başlayan hikâye Urfa’ya gelince ortalık karışş.
Can güvenliği olmayan 40 yolcunun, aklı başına gelmiş.
Yolcular; önce şikâyetlerini direksiyon başındaki kaptana yapmış, sorun çözülmeyince polisi devreye sokmuş.
İyi de etmişler.
Mardin’ den İzmir’e1453 km yolu, bir şoförle git demek, al kardeşim kırk adamı, bir şarampole at demenin Arap(!)çası olmalı.
 Bu haberi okuyunca, keşke dedim polise şikâyetçi olan şu yolcular, yakın olsa da onları tek tek tebrik etsem.
Hatta acı bir kahve ikram etsem de kırk yıl hatırı olsa.
Uygulamalı olarak gördük ve öğrendik ki bir otobüs bile tek bir şoföre emanet edilemezmiş...
 Nereden mi anladım?
Nerden olsun, 40 yolcunun şikâyetinden sonra polisin kestiği cezadan.
Şikâyet üzerine olay yerine gelen polis; otobüste yaptığı incelemeden sonra, yolcuları haklı bulmuş ve 1453 kilometrelik yolu tek şoförle almayı ve yolcuların hizmet alımının taahhüdünü yerine getirmediği gerekçesiyle şoför ve firmaya 2 bin 900  TL para cezası kesmiş.
En kocamanından bir alkış da,  kanunu tavizsiz uygulayan, Trafik polislerine…
Demek ki, uzun bir yolu tek şoförle kat etmek, yolcunun can güvenliğini tehlikeye atmak; yolcuya hizmet vermemek, yolcuya verilen sözü tutmamak, trafik yasasına göre suç!
Oleeey !
Vay canına nerden mi bildim?
Nerden olacak canım kardeşim,  elbette kesilen 2 bin 900  TL para cezasın J)  dan.
Şimdi hep birlikte bizde emniyet kemerimizi bağlayalım, oturduğumuz koltuğa sıkı sıkı yapışalım.
 Niçin mi?
Niçin olsun, biliyorsunuz 81 milyon muhasır medeniyet yolcusu da tek kişiye emanet!
Üstelik hangi yöne gittiğimizi de bilmiyoruz!

Yol üstünde trafiği kontrol eden, ne trafik polisi, ne yol kontrolü yapan jandarma var.
Trafik levhası yok.
Firma, otobüsün üstündeki yazıları tek tek silmiş. Marş basmıyor, hız, hararet ve yağ göstergesi göstermiyor.
Araç içi aydınlanma bozuk.  
Araç fenni muayenesi yapılmamış.
 Lastikler kabak!
Kaporta dökülüyor.
Ve direksiyon başında ki şoför, fenni muayeneye girse, geçmeyecek bu araca, her şey tamam, dünya aracımızı kıskanıyor diyerek trafiğe çıkıp basıyor gaza…
Ehliyet ruhsat soran yok!
Seksen 1 milyon yolcu, beka sorunuyla karşı karşıya. Hepimiz bir olsak, Mardin’den İzmir’e seyahat eden 40 yolcuyu örnek alıp, otobüsü mü değiştirsek yoksa sürücüyü mü?



10 Eylül 2018 Pazartesi

KIRAR KALEMİ


                               



Yazmalı kalem, ucu körlenmeden, kırılmadan söyleneni
Özgür olmalı dil, sansürsüz ifade etmeli, zihnindekileri
Yazmazsa kalem, korkar susarsa dil, düşünmezse beyin
Acımaz eloğlu, açar ağzını, bakar dişine, kırar o kalemi



Necati Kavlak
10. 09.2018 Manisa

7 Eylül 2018 Cuma

EYLÜL




Eskisi gibi değil artık mevsim değişti sarı yaprak dökmez eylül
Gül dalında güzün de gonca yağmur yağar toprak kokar eylül

Uzaktan bakınca dağın zirvesine içindeki kor ve alev görünmez

Püskürünce yanardağın ağzından lav erken yaprak döker eylül 





Necati Kavlak
07.09.2018 Manisa

5 Eylül 2018 Çarşamba

İKTİDAR!


              
                                               

Bu sabah yatağımda mışıl mışıl uyurken, içimdeki ses; ayaklarımın altını gıdıklayarak uyandırdı. Daha gözlerimi açmadan,  sallanma çabuk kalk, eline kâğıt ve kalem al!
Söyleyeceklerimi kısa kısa not et.
Bir kere söyleyeceğim tekrar etmem diye uyardı.
Şaşkın şaşın yüzüne baktım.
 Apar topar kalktım, çalışma odama geçtim, not defterimi elime aldım; söyle dedim uykulu gözlerle…
Yaz!
Yazı başğı İktidar” olsun.
-İyi olsun.
- İktidarı ben kendi kafama göre bi tarif edeyim mi?
-Et de görelim…

1-Kartal’ın yüksek tepelerde, uçsuz bucaksız ormanın üstünde,  karanlık vadilerin derinliklerinde korkusuz, haz duyarak uçması…
2-Şehvetin, yıldızların, bulutların üstünde gezmesi, sağanak yağmur olup, toprağa düşmesi.
3-Yağarken yağmur ortalığı toprak kokusu sarması.
4-Milletin ensesinde “boza” pişirilmesi.
5-Helale haram karışması.
6-Allah’la kulun kandırılması; diye ardı arkasına cümle kurarken,  sözümü kesti. İşi sulandırma,  işimiz gücümüz var diye araya girdi.
İktidar demek:
1-             Bir işi yapabilme gücü erk
2-           Bir işi başarabilme yetkisi ve yeteneği, diye standart tarifi yazalım.  
3-           Pekiyi, olur yazalım…
Sonra, birde iktidarsızlık var dedi.
Gülümsedim.
İstersen yatak odasına girmeyelim.
Kaşlarını çattı, şakanın sırası değil dedi; alttan aldım, patron sensin diye ekledim.
Sen hiç sokağa çıkmıyor musun diye sordu?
Çıkmaz olur muyum, daha dün aile hekimine gittim. Ufak tefek ilaç yazdırdım. Yazılan ilaçları almak için eczanedeydim.
Eczacı benden bi tomar para istedi aldı da…
Daha iki ay önce aile hekiminin yazdığı bir ilacı, bu sefer aile hekimi yazamaz, uzman hekime yazdır  diye vermedi.
Şaşırdım.
Eczacıya geçen ay almıştık dedim güldü!
O, o zamandı, şimdi uygulama değişti, kendi kendime konuştum, devletin çivisini çıkartılar.
Devlette devamlılık kalmadı.
Zaten devleti yönetenler arasında devlet adamı da yok.
İmam kadrosuyla yönetilen devlette de işler, devlet kural ve yasalar yerine , günü birlik uygulamalarla, aklına esenin keyifine göre  söylene söylene eczaneden ayrıldım deyivermişim.
Bu sefer içimdeki ses, ben sana onu sormadım deyince, ne sordun der gibi yüzüne baktım.
Ortalık zamdan yıkılıyor:
-akaryakıta zam
-zamlı enflasyon
-dolmuşa zam
-ete zam
-Ağustos’un zam şampiyonu salça dedi.
Ve lafı daha çok uzatmamak için, niye zamları tek tek sayıyorum ki diye kendini eleştirirken: ses tonunu 2 oktav yükselterek,  A’dan - Z’ye her şey zamlandı diye mırıldandı.
Canını sıkma dedim.
16/17 yıldan beri bu memleket çırak,  kalfa, kalfadan bozma usta elinde,  devletçilik oynuyor.
İktidar ve muktedir olmak için yalnız sayısal çoğunluğun yetmediğini millet yaşayarak gördü.
Gördü de, ne hikmetse; bir türlü iktidarsızlardan vazgeçemiyor. Büyümü var ne diye de takıldım.
Gayet ciddi olabilir dedi.
Parapsikolojiye göre toplu büyü yapılabilirmiş.
Hüddam, müddam devreye girerse milletin aklı çelinir; iyi- kötü fark edilmezmiş.
İçimdeki şeytan, nefsimi gıdıkladı, en iyisi iktidarı, iktidarsızlık tedavisi için bir hekime götürün belki iktidarsızlığa bir ilaç yazar diyerek takıldı.
Şeytanı ciddiye aldım, onun söylediklerini sesli düşünüp fısıltıları yüksek sesle dile getirdim.
Meğer o da bana önerecekmiş.
Hay Aklınla bin yaşa dedi!
Sen benden çok yaşayacaksın ben de tam bunu düşünüyordum diye gülümsedi.
İki kafadar kol kola girdik, kalkıp bir uzman hekime gittik.
Bereket gittiğimiz hekim sinek avlıyormuş.
Sekreter bizi bekletmeden içeri aldı. Hekime olup biteni kısaca özetleyip karagöz/ Hacivat misali doktor bize bir çare diye de ilave ettik.
Adının önünde kocaman Prof. Dr. Yazan hekim, hoş geldiniz iyi ki geldiniz.   Bizim işimiz bu doğru adrestesiniz. Çekti reçeteyi önüne, aldı kalemi  eline başladı önündeki reçeteyi karalamaya. Hem yazıyor hem konuşuyor.
-Halkın iktidarsızlık diye tanımladığı rahatsızlığa, tıp dilinde biz “erektil disfonksiyon´ diyoruz.
Bu rahatsızlık, çok söven, önüne gelene hakaret ve küfreden erkeklerde çok yaygın!
Hekime gitmeye de korkuyorlar.
Hekime gitmeyince iktidarsızlık müzminleşiyor. Sertleşme olmayınca, o açığı kavgayla dövüşle kapatmaya çalışıyorlar.
Araya girdim bu rahatsızlın nedeni ne diye saçmaladım.
Genelde stres, yorgunluk, endişe ya da korku çeken erke  iktidarsızlığa duçar olur dedi.
Ve elbette tedaisi var diye ekledi.
Eğer bu durum çok sorun edilirse, ´başarısızlık korkusu´ eklenir ve psikolojik olarak ciddi bir sorun haline dönüşür tedavi güçleşir.
 Reçeteye, Anadolu toprağında yetişen, sahtekârlık karışmamış “Et, süt, yumurta, bal, nohut mercimek, fasulye” yazdım.

 Organik olanı bulabilirseniz tedaviden daha çabuk netice alınır.
 Bunun yanına bulabilirseniz, “Trakya çiğdemi, Giresun fındığı, Datça bademi ekleyin” diye sıkı sıkın tembihledi.
Aldık reçeteyi elimize, o market senin, bu pazar benim, demeden gezdik.
Elimizdeki reçeteyi kime uzatsak, bunlar Eski Türkiye’de yetişirdi. Yeni Türkiye üretmiyor dediler. Raflarda ne varsa ithal ürünmüş.
Hangi eczacıya girdik reçeteyi uzattıysak bizi geri çevirdi.
Bir bakışları var bir görseniz; dilleri söylemiyor emme, gözler açıktan kadın erkek hepsi ana avrat sövüyor.
Gözlerde okuduklarımızı anlamazlıktan geldik, Prof. Dr. Yazdığı reçeteyi çöp kutusuna attık,  İktidarsızlığa duçar olana Allah yardım etsin diye dua ede ede döndük!
 Hayalimiz bir başka bahara kaldı.  Dolar, Euro, kanada mercimeği; USA malı çiğdem dimdik ayaktayken, TL’nin boynu bükük… 




2 Eylül 2018 Pazar

Rüya


Nasıl anlatacağımı bilemedim gördüğüm düşü
Bilemem yeter mi anlatmaya kurduğum cümle
Kalbinde aşk ateşi tutuşan kor olan her bir canlı
Anlatmaya korkar Âdem’e akan suya döker düşü

Başımı yastığa koyduğum sıradan bir gece
Hülyalarım gerçekleşti mucize döndü düşe
Halikarnas balıkçısı sağ olsa şaşırırdı bu işe
Beklide keramet bizde değil Kadıkalesin’de


Kimi gördüğümü merak ediyorsunuz biliyorum
Ne giymiş nasıl tıraş olmuş bi dökebilsem tuvale  
Üstünde takım elbise renk koyu ütü jilet diyebilsem
İhtişamı nasılda kamaştırdı gözlerimi bir bilsen

Dokunacak kadar yakındım gül kokulu tenine
Hiç çekinmeden nübüvvetiyle hitap ettim kendine
Çevirdi başını müşfik bir gülüşle baktı yüzüme
Ne zaman istersen görüşelim deyiverdi özüme

En çok saçına sakalına kılık kıyafetine nazar ettim
Arasına tek tük ak düşş siyah saçları gür başta
Yeni kalkmış berber koltuğundan olmuş ense tıraşı
Sağğındaki gibi gül kokuyor biraz karışık lavanta

Üzerindeki takım elbiseyi görenin dudakları uçuklar
Utanır bu çağda kundura giyen kefiye takan Araplar
Rüyalar gerçek olsa, ebediyete intikal eden geri gelse
İslam geçinenleri tereddütsüz dinden çıkartır ve atar



Necati Kavlak
02.09.2018 Manisa

31 Ağustos 2018 Cuma

Cennetten Geliyorum




Cennetten geliyorum derken hiç abartmadım. Hani bizim softa din tacirleri, bir elinde Cennet mükâfatı, öbür ellinde cehennem ateşiyle inananları tehdit ediyor ya, onlara inat gerçek bir cennetten söz edecek, Hurileri, Nurileri yan yana şezlongda kara kalem çizeceğim.
Yüce kitabımız Kuran’da, cennetten bahsedilirken “altından ırmakların aktığı ve dünyada eşi benzeri bulunmayan sürprizlerin bulunduğu, kin ve nefretin olmadığı yerden” söz eder.
İşte, bende tam bu tanımlamaya bire bir uyan, bu dünya cennetinin kelimelerle fotoğrafını çekecek, resmini çizeceğim.
Hepimiz biliyoruz ki, Anadolu’nun Üç tarafı denizlerle çevrili;  altından sayısız ırmak, nehir ve dereler akar!
Bağ bahçe dersen gani!
 Her bölgemizde, değişik dünya nimetleri ağaçların dalını eğer-belini kırar.
Türkiye, bu cennet Vatan’a, Başkomutanlık Meydan Muharebesiyle canı, kanı pahasına sahip oldu.
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları; her karış toprağı kanla sulanan; Anadolu coğrafyasını inkılâplarla süsledi!  
Ay Yıldızlı Al Bayrağa sardı!
 30 Ağustos zafer bayramı ile birlikte Türk milletine armağan etti.  
Onun için diyorum ki Anadolu’nun 7.  Bölgesi de muhteşem bir cennet.
Ve ben Ege ile Ak Deniz bölgemizin sarmaş dolaş kucaklaştığı,Bodrum yarım adası cennetinden geldim.
Bodrum’un,
Bites’in
Akyarlar’ın
Yalıkavak’ın
Turgutreis’in
Kadıkalesi’nin; eşsiz havasını soludum.  Serin suyunda kulaç attım. İnce ve dişli kumların üzerinde yalın ayak yürüdüm.

Akşam günbatımını, gece yıldızları seyrettim.
Denizle kumların öpüştüğü yerde, renk renk, şezlonglar incecik kumların üstüne yan yana dizilmişti…
 Her yaştan, değişik inançtan, ayrı ırktan ve ayrı cinsiyetten insanlar bir arada,  yan yana omuz omuzaydı.
Kimse bakmıyordu yanında oturanın cinsiyetine, üstündeki mayonun boyuna ve rengine. Aynı suda kulaç atıyorlardı kadın ve erkeğiyle birlikte.
Şezlonglar arasında eline şarap kadehleri taşıyan Huriler yoktu.  Emme velâkin kahve fincanı taşıyan, Huriler, bira şişeleri taşıyan Nuriler vardı hizmette yarış eden.
Cinsiyet farkı olmadan, birbirini tanısın tanımasın, genç yaşlı demeden birbirine gülümseyen, selamlayan, “kin ve nefretin” olmadığı  insanlar vardı.
Ne kadına şiddet, ne çocuğa istismar, ne gasp, ne hırsızlık ne soygun ne ihaleye fesat karıştıran, kimse yoktu bizim cennette.
Birçoğunun hadi canım sende dediğini duyuyor ve üstüne basa basa tekrarlıyorum, yazdıklarım a’dan z’ye abartısız doğru.
Rahatsızlık duyduğum bir şey yok mu?
Elbette var!

Nasıl ki devletimiz emperyalist saldırı altında ve beka sorunu yaşıyorsa; aynı tehlike,  dilimiz Türkçe içinde söz konusu.
Sözüm ona turizme hizmet adı altında, otel, motel butik hotel ve de bilumum hizmet sektörü abuk sabuk yabancı isimler istila etmiş.
Sundance Resort

Sundance Suites

Woxxie Hotel

La Blanche Resort & Spa

Bu yazdıklarım devede kulak bile değil!

Neymiş efendim?
Turist çekeceklermiş. Hadi canım sende. Turist otelin adına mı gelecek? Türkçe koyarsan gelmeyecek mi? Bu teze kargalar bile güler. Sen dürüst hizmet ve iyi hizmet verirsen, turisti yolunacak kaz görmezsen otele isim vermesen bile onlar seni bulur.

Hatırlayın!
 Karamanoğulları hükümdarı Mehmet Bey, millet olarak yaşamanın ilk şartı olarak, dil birliğinin sağlanması gerektiğine inanmış kendi dilini ve kültürünü hor görenlere karşı: 1277 yılında Türkçeden başka dil kullanılmasını yasaklamıştı.
700 yıl önce bir Türk hükümdarının gördüğü tehlikeyi görememek, siyasi körlük değilse; mutlaka altında yatan art niyettir.
Türkiye beka sorunu yaşıyorsa, mutlaka altında dilimize, örfümüze, adet ve geleneklerimize yapılan saldırı altında da bekaya sorunu olduğunu unutulmamalı.