25 Ağustos 2019 Pazar

MARMARİS'TEN DATÇA'YA



Geçen sene kurban bayramını, Bodrum Turgut reiste geçirmiş; dönüşte Cennetten geliyorum başlığıyla bir yazı kaleme almış, düşüncelerimi paylaşmıştım.
Bu yıl da Muğla’nın bir başka cennet ilçesi Datça; ev sahipliği yaptı kısa tatilimize..
Bodrum ne kadar güzelse, Datça’da bir o kadar güzel.
Artısı var eksisi yok!
Yurdumuzun her köşesi bir başka güzel! Tanrı, Anadolu’yu yaratırken; özene bezene yaratmış.
Datça’yı yazılı kaynaklar, “geçmişten günümüze, tarih kokan bir yeryüzü cenneti” diye tanımlamış.
Havası
Suyu,
Denizi
Koyları
Ve 3 ( B ) ile adını duyuran 
Bal’ı
Badem’i
Balığı ile ünlenmiş bütünleşmiş. 
Ünlü coğrafya bilgini Strabon’un ““Tanrı çok sevdiği kulunu uzun ömürlü olması için Datça Yarımadası’na gönderir.” dediğini yazmış araştırmacılar.
Bu cümleden yola çıkarak; kendime de bir pay çıkarsam mı diye düşünmedim dersem, yalan olur.
Datça’da, hangi koya gitsen, Deniz suyu pırıl pırıl!  Tuzlu olmasa, üstüne uzan, pınardan içer gibi kana kana iç.
İşin en güzel yanı, İlçe; Marmaris ve Bodrum gibi kalabalık değil.
Gürültü patırtı yok.
 Yerli ve yabancı turist; varla yok arası bir şey!
 Cadde ve sokaklarda yazlıkçılar daha çok. Türkiye nüfusunun aksine, Datça’da nüfus daha yaşlı; ununu eleyen, eleğini asanlar orada.
Deniz’e genellikle Mercan Kâffede plajlından girdik.
Misafiri olduğumuz, Ağabeyimin evine yaklaşık 200 metre bir mesafedeydi.
Hem eve yakın hem de işletmecilerin sıcak ilgisi başka yer aratmadı.
Şezlonglar rahat, şemsiyeler ideal, Deniz mis gibi…
Şezlonglarda yatıp güneşlenirken, küçük bir araştırma yaptım. Datça’nın kendine özgü, ait şarkısı, türküsü, şiiri var mı baktım.
Her yörenin olduğu gibi Datça Hakkında da yazılmış birçok şiir mevcut. Benim ilgimi  “Marmaris’ten Datça’ya” türküsü çekti.
Sefer Karabulut seslendirmiş.
 Egeye özgü şivesi, müziğin kıvraklığı, sözle saz uyumunu, hareketliliği, içtenliğini görmeye ve dinlemeye değer.
Hatta dinlerken oynarsınız.
“Gökova'dan aşağı
İndim yeşil körfeze
Akyaka'da mola ver,
Yoruldum geze geze.
Marmaris'ten Datça'ya
Ben vurgunum hatçaya
Gelcem dedin gelmedin,
Topalların bahçaya”  diye devam ediyor. Özellikle nakaratlar şıkır şıkır oynatıyor
J..
Vatanımızın 7 bölgesi, dört bir köşesi çok güzel. Gerçekten cennetten bir parça. Onun içindir ki emperyalistler kirli ellerini, üstümüzden hiç çekmiyor ve de anaların gözyaşı her gün sel!
Tatilden söz ederken, şimdi emperyalistler, anaların gözyaşı da nerden çıktı dediğinizi duyar gibiyim.
Nerden olsun?
Datça’da kaldığımız sürede, Mercan kâffe plajına takıldığımızı söylemiştim. Şezlonglarıyla, iskelesiyle ve de yapılan hizmetteki kalitesiyle, güzel bir yer olduğunu da belirtmiştim. O yerin işletmeci Ağrılı bir yurttaşımız. Hani memleketimizde etnik köken sorunu var diyorlar ya, işte o takıldı kafama.
Eğe deniziyle Akdeniz’in buluştuğu yerde, hiç öyle bir sorun yok.
Ayrıca, Plaj’da Udi Yervant’la tanıştım.
Diyarbakır’da dünyaya gelmiş. Sonra İstanbul’a Oradan da ABD’ye gitmiş. 21 Yıl sonra tekrar vatanına/ Diyarbakır’a dönmüş.
Müzik yapıyor.
Türkçe, Kürtçe, Ermenice türküler söylüyor.
Türk Devleti Yervant’a devlet sanatçısı unvanı verilmiş. Yervant’a Devlet Televizyonunda müzik yapıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün Kurduğu laik Türkiye Cumhuriyetinin, kendi vatandaşlarıyla hiçbir sorunu yokken, her bölgesinde, iç içe yaşarken; ülkemizde beka sorunu çıkartan kan emicilerle işbirliği yapanları görmek, onlara fırsat vermemek gerektiğini hatırladım ve beka sorunuyla yatıp kalkanlara da hatırlatmak istedim…



18 Ağustos 2019 Pazar

Ah Deniz Koca Deniz

ah deniz koca deniz
ne çok özlemişim ne çok bir bilseniz
tenin, tenime, değdiğinde anladım hasretini
hatırlıyor musun
seni ilk gördüğüm körfezdeki gençliğini
heyecanlanmış, tutamamıştım uzattığın elini
sonra
kumburgaz da bir kere daha göz göze geldik
işte o zaman yıkıldı, aramızdaki buzdan duvar
konuştu gözler, buluştu eller, birleşti dudaklar
kısa süre sonra İmroz’da
el ele diz dize yine birlikteydik
Bu buluşma da kısa sürdü
gene ayırdı kader seni benden
aramıza Köroğlu beli girdi
uzun çam ormanı aşkımız gölgeledi
ve
karayazı bozkırı Kerem’i kül eyledi
aras nehri hasretliğimize ulaşan tek yol idi
istemeden koptuk birbirimizden yıllarca
su gibi geçti aylar ve yıllar
taaa ki Arsuz’a varıncaya kadar
en uzun birlikteliği orada yaşadık
unutulmaz anıları, yıldızların altında yazdık
gece gündüz demeden el ele göz gözeydik
mavi gökyüzünde
ayı
yıldızı
senin renginle bütünleştirdik
yakamozlarla top oynadık
beş yıl sürdü bu beraberlik
ne zaman kader ayırsa bizi,
bir başka sularda yine birbirimizin olmayı bildik
hatırlıyor musun Side’yi
incecik kumların üzerine uzanıp, yanarken
Bir ilkbahar sabahı güneşle uyandın mı hiç
Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı hiç”
şarkısını dinlediğimiz o muhteşem günleri
çıplak ayakla dakikalarca yürüdüğün sahili
elbette hatırlarsın
unutulacak günler mi
deniz mavisiyle gök mavisinin seviştiği günler
ah deniz koca deniz
Seninle zaman zaman ayrılsak/ kavuş-sakta
her zaman bir ve beraberiz
bodrum’da
çeşme’de
hatta Özdere’de
ara sıra kaçamaklarımız var
hele şu Datça’da geçirdiğimiz son kısa buluşma
dillere destan.
hatırlıyor musun
gözlerimi kapatıp kendimi kollarına bıraktığım son buluşmayı
ben hiç unutmuyorum
Ne zaman sırt üstü yatsam bıraksam kendimi
Dudakların dudağımda ellerin okşar bedenimi
Biliyorum aklından geçen hasret ve keşkeler-i
Sımsıcak duygularla kolların sardığında bedenimi
Küçük dalgalarınla yüzüme vurduğun her tokat
Kulağıma  fısıldar unutulmaz aşk sözcükleri
tenimde dolaşan yumuşacık ellerin sıcaklığı
ve yüzüme vuran o küçük dalgalar
alır aklımı başımdan
dolunayın, yıldızların arasına uçurur Hayal Denizini gökyüzüne…


HaYal DeNiz’i
16.08.2019 Manisa

16 Mart 2019 Cumartesi

ZANGOÇ




Bugüne kadar, Doruk ve devre arkadaşlarının; mezuniyetten, atama yerine intikali ve adadaki özel yaşamlarına dair kısa, öz anıları paylaştık.
Kışla’da geçen görevlerine hiç değinmedik.
Aslında anıları kaleme almayı düşündüğümüzde de tasarlanan amaç, sadece Doruğa ait olan anıları paylaşmaktı!
Bu hedefimiz değişmeyecek!.
Rızasını almadığımız, meslektaşların özellerine girmeyeceğiz.
Jandarmanın not defterindeki 1. Bölüm yani 1 yıllık Ada’da geçen sürenin son çeyreğine girdik.
Bundan sonra 1 ya da 2 yazıyla ada serüveni noktalanacak. Ada’dan sonra Foça komando okulu var. Daha sonra Bolu devreye girecek. 
Onun için diyorum ki bu gün 116.J. Tb. K. Atanan onlarca genç Ast Sb. Kıtada ne yaptı, kısaca özetleyerek girelim konuya.
Biliyorsunuz Türkiye cumhuriyeti bir hukuk devleti. Ya da 3/ 5 sene öncesine kadar öyleydi.
Hukuk devletlerinin emniyet ve asayiş ile kamu düzeni kulluk kuvvetleriyle sağlanır.
Türkiye Cumhuriyetinde genel kolluk kuvveti deyince akla,  Belediye hudutları içinde Polis, belediye hudutları dışında Jandarma gelir.
Sahil güvenlik, gümrük muhafaza, Milli istihbarat, orman muhafaza ve trafik polisi, özel kolluk kimsenin çok umurunda değildir.
Hatta birçok kimse bu kurumları yolu düşmezse adını bile bilmez.
Bizim Ada yolcuları, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin; kamu düzenini sağlayacak, emniyet ve asayişi koruyacak mükellef jandarma erlerini eğitmek için Ada’dalar…
O zaman askerlik hizmet süresi çocuk oyuncağı gibi değildi. 
Piyade Erbaş ve Erleri 24 ay, J. Er ve Erbaşı 30 ay sıladan uzak, şafak sayardı.
Piyade askerleri ile iddialı bir laf söylemek elbette Doruğa düşmez!
Lakin Jandarma erleri için, söylenecek o kadar güzel şey var ki söylenmezse haksızlık olur.
Eğitim birliğinden Anadolu'nun 7 bölgesine dağılacak ve belediye sınırları dışında; emniyet ve asayiş görevi alacak.
 Eğitim birliklerinde deyim yerindeyse yeniden doğacaklar..Jandarma erbaş ve eri, temel askeri eğitimin yanında: yüzeysel de olsa, yürürlükteki kanunların kendilerine ne görevi verdiğini, omuzlarına nasıl bir mes'uliyet yüklediği bilecek.
Görevde kaldıkları süre içinde işlenen suçlara nasıl müdahale edileceği hem nazari hem de uygulamalı olarak öğrenecek..
Tutanak (zabıt) nasıl tutulur?
 Jandarma devriyesi ve görev tanımı nedir?
Kaç Türlü devriye vardır?
Emniyet ve asayiş deyince akla ne gelir?
İl ve ilçe idaresi nasıl olur?
Vali –Kaymakam, Savcı ne iş yapar?
 Hâkim’in görevi vs vs...
Daha da önemlisi, halkla nasıl ilişki kuracağını, nasıl konuşup; nelere dikkat etmesi gerektiği ders olarak anlatılıp öğretilecek..
Lafı çok uzatmayalım. 
Eğitim birlikleri mükellefiyet altına girmiş gençler için çok yönlü bir mektep ve bu mektebin öğretmenleri daha dün öğrenciyken, hayata merhaba diyen gencecik bu çocuklar.
İşte o çocuklar, kıta’da omuzlarına yüklenen sorumluluğun bilinciyle hareket ederken, sırtlarından üniformayı çıkartınca içlerindeki çocukla baş başa kalıyor ve çoğu zaman çocukların bile yapmadığı çocukluk yapıyorlardı.
Nasıl mı?
Anlatayım.
Doruğun aynı evi paylaştığı arkadaşlarından Musa mahalleden bir kıza âşık olmuştu. Kızı ne zaman görse efkâr basıyor, çözümü aslan sütünde arıyordu.
Elbette aslan sütü yalız ona düşmüyor arkadaşları olarak Duruk ve diğerlerine de düşüyordu. Sanırım şubat ayı başlarıydı.
Mafelde masal kuruldu! 
Aslan sütü 70’lik gelip masanın orta yerine dikildi.   Zeki Müren’in sesinden “ Burası agora meyhanesi, Burada yaşar aşkların, En divanesi en şahanesi” dinlenmeye başlayınca: ahlar öfler, sonra Pandora’ya duyulan sevdalar rakıyla mezesiz yudumlandı.
Tam da muhabbet koyulaşmıştı ki Doruk aslan sütünün de etkisiyle, beklenmedik bir çıkış yaptı. Arkadaşlar büyütmeyin. İsterseniz ben bu akşam bu kızı isteyim deyiverdi.
Bu söz üzerine Masa bir anda sessizliğe büründü.
Sahi yapar mısın?
Elbette yaparım, yalız sizde geleceksiniz. Elbette geliriz falan derken, saat bayağı ilerlemişti. Hesap ödendi ve mahallenin yolu tutuldu.
Şarkılar türküler eşliğinde mahalleye girildiğinde ışıklar sönmüş mahalle sakinleri istirahat geçmişti bile. Hani görev bitince içlerindeki çocukluktan söz demiştim ya, işte gençlerin tamamı çocuklaştı. Önce mahallede bir tur atıldı. Kilisenin önünden geçerken, kilisenin çanı çalındı ve de şişede durduğu gibi durmayan aslan sütü, zıvanadan çıkarttı.
Zeki Müren’in sesinden dinlenen Agora meyhanesinden akılda kalan “ seni hatırlıyorum ve sana susuzluğumu, meze yapıp içiyor içiyorum” kasketi takılmış plak gibi tekrarlanıp duruluyordu.
Derken Pandora’nın evinin önüne gelince tutturdular haydi söz verdin çal kapıyı diye…
Doruk bu söz verdiyse yapar gerçekten istiyor musunuz diye sordu, toplu halde evet diye bağırdılar. Peki, gelin dedi ve doruk dış kapıyı çaldı. 
Kapıyı çalınca evin ışığı yandı. Bizim sarhoş ayağındaki gençler ışığı görünce patır kütür hepsi Doruğu yalnız bırakıp kaçtı.
Doruk arkasına baktı, kendi kendine size güvenen de kabahat dedi bekledi. Kapıyı açan Pandora’nın babasıydı. Dışarı çıkınca doruk rahatsız ettiği için önce özür diledi.
Sonra, hayırlı bir iş için gelmiştik, arkadaşlar kalleşlik etti kaçtılar dedi. Adam senin işin yok mu kardeşim? Gece vakti git işine dedi döndü geri evine.
Ders olmuştu bu gece Doruğa. Söz verdi kendi kendine. Bir daha böyle bir tongaya düşmeyecek kendini rezil etmeyecekti…

                                                                                    …/…

11 Mart 2019 Pazartesi

ATEŞ BACAYI SARDI




Ne çabukta geçip gidiyor günler?  Doruğun, bağ bahçe arasında yaptırdığı sabah sporu, mahalle arasındaki anlamlı koşu, canlı yakalanan yılan ve yılan şiş; bölükte fenomen oldu.
Günlerce konuşuldu.
Yeni mahalle’de, mahalle sakinleri “ yaylalar yaylalar türküsü “ eşliğinde koşan, tunç tenli, buğday benizli, kara yağız Mehmetçiklerin ayak seslerini, günlerce çeşme başında, Kosta’nın kahvesinde işsiz, eli boş aylakların diline;  günlerce meze oldu.
Halk konuşa dursun!
Saat hiç durmuyordu.
Tik tak, tik tak seslerini duyan olsa da olmasa da zaman su gibi akıp gidiyordu. Âdem, masa başında ya da eğitim alanında, gün geçirdiğini zannederken; günler onların ömründen göz açıp kapayıncaya kadar sonbaharı çalmıştı.
Günler geçer de aylar durur mu?
Bimen Şen’in bestelediği “Yıllar ne çabuk geçti o günler arasından” şarkısındaki gibi Kasım ve Aralık ayları da geldiği gibi koşar adım uçtu gitti.
Havalar iyice sertleşmiş, Karayel ve Poyraz yönünü şaşırmış,  Ada’da yaşayan insanların ilik ve kemiklerine doğru esiyor ve içine işliyordu.
Rüzgâr şiddetini artırdıkça, Helena ve Doruk arasında filizlenen aşk tomurcuğu kardelen çiçeğinin karın altında yeşerdiği gibi yeşerdi ve serpilmeye devam etti.
Doruk ne zaman eline su kovalarını alıp çeşmenin başına doğru yürüse; diline bir pınar türküsü takılıyordu!
Başlıyordu mırıldanmaya…
-“Pınarın başı güzel, Dibinin taşı güzel, Kurban olim o yâre, Kirpiği kaşı güzel” ya da bir başka pınar türküsü:
”Yol üstünde bir gelin, Kemere koymuş elin, Kızınan pazar olmaz, Seni severem gelin” sözleri diline düğümlenmişti.
Deyim yerindeyse ateş bacayı sarmış, çeşme başındaki bakışmalar, göz kırpmalar, tebessümler, yerini kaçamak buluşmalarla taçlanmıştı.
Buldukları her fırsatı, kaçamak buluşmalarla el ele göz göze geçiriyorlardı. Daracık sokak arası ya da evin arkasındaki zeytinlik, kaçamak buluşmanın gizemli adresiydi.
Buluşma adresi dar sokaklardaki taş duvarların dili olsa dilini yutar, zeytin ağaçlarının gözü olsa, göz kapaklarını elleriyle kapatırdı.
 Her kaçamak yürekte ayrı bir heyecan,  dudakta ayrı bir lezzet ya da tat bırakarak bitiyordu. 
Bazen güneşli havada bulutların üstünde çıkıyor, ürkek güvercinler gibi kanat çırparken; gürleyen gök, çakan şimşek arasında yağmur olarak yere düşüyorlardı.
Sonunun nereye varacağı, nasıl biteceği bilinmeyen bu serüven kendi pınarında doğmuş kendi mecrasında akıyordu.
Nereye kadar akacak?
Hangi deniz ya da göle dökülecekti?
Bu soruyu, ne Helena ne de Doruk, kendi kendine bile sormadı.
Cevapta aramadı…
Kendilerini nereye götüreceğini bilmedikleri bir rüzgârın kollarına bırakmışlardı. Ve rüzgâr nereye kadar taşırsa oraya kadar onun kanatlarında uçacaklardı.


                                                             …/…


7 Mart 2019 Perşembe

YILAN


Duruk harika bir hafta sonu geçirmişti. Kendince gününü gün etti. Hele Ada’nın dünyaya açılan tek ulaşım kapısı, kale köyde geçirdiği birkaç saat bir ömre bedeldi.
Deniz kokusu, metrelerce yükselen dalga görüntüsü, rüzgâr ve su sesi, inanılmazdı. Birde Süleyman peygamber gibi kuşlarla rüzgârla konuşabilseydi…
Martıları anlasa, onlara aşkını anlatsa, ıslak kumların ne dediğini duysa, işte o zaman tadından yenmeyecekti hafta sonu.
Olsun!
Aza kanat etmeyen çoğu bulamaz atasözü de bizim değil mi? 
Pazartesi sabahı ev arkadaşlarıyla birlikte erkenden kalktı.  
Gözleri ışıl ışıldı.  
Bedeninden enerji fışkırıyordu. Oda arkadaşlarıyla şakalaşarak yatağını topladı, sabah temizliğini yaptı, üniformasını giydi. 
Mesaiye hazırdı!
Evden toplu halde çıktılar. 
Güle oyna, şakalaşarak servis aracına gittiler. ABD yapımı NATO yardımı cemse personeli bekliyordu.
Gelen servis aracının brandası altında kendine bir yer bulup kanepeye ilişiyordu. Çok beklemeden servis kalktı.
Kısa süre sonra nizamiye kapısı önündeydi. Personel tabur binası önünde indi, her rütbeli kendi bölüğünün yolunu tuttu.
Doruk ve aynı bölükte görevli meslektaşları geldiklerinde, bölük içtima etmiş, tekmil için hazırdı. 
Tekmiller alındı,  eğitim alanına gitmek için hareket edildi. Eğitim alanı bölük binasına 300 m kadar bir mesafedeydi.
Eğitim alanında ilk yapılacak şey toplu sabah sporu. Sabah sporunu personel kendi arasında sırayla yaptırıyordu. 
Ve bu saha sıra Doruk’taydı. Önce bölük koşacak ısınacak sonra jimnastik hareketleri yapılacaktı.
Isınma koşuları genelde eğitim alanı çevresinde tır atılarak yapılıyordu.  
Doruk bölüğü aldı bağ bahçe arasına dalı verdi. 
Değişiklik askerlerinde hoşuna gitmişti.  Sonbaharın bütün renklerini taşıyan sararmış yapraklar arasında koşmak keyifliydi.
Ne zaman nasıl yeni mahalleye geldiklerini fark edemediler.  Mahallenin arka tarafından Aya Varvara kilisesi önünden, Kosta’nın mahalle kahvesi önüne indiler.  
Sağa sapıp Helana’nın evinin yanındaki sokaktan geri döndüler.
Mahalleli şaşkındı! 
Daha önce kimse mahalle arasında üstü çıplak, ayağında bot bir bölük askerin koştuğuna şahit olmamış.
Aslında Doruğun aklında da böyle bir plan yoktu. Bağ bahçe arasına dalınca kendiliğinden bir güzergâh gelişti.
Geri dönüşte tepeden aşağı inerken bölük toplu halde “YAYLALAR YAYLALAR” türküsünü söylüyordu. 
Tam da”Komşu kızını zapteyle, yaylalar yaylalar, bizim oğlan âşıktır, dilo dilo yaylalar” derken bölüğün rüzgârda birbirinin üzerine yatan Buğdan tarlası gibi güzergâhı değişti yaylalar türküsü bıçak gibi kesiliverdi!  
Meğer bölüğün önünü yılan kesmiş! 
Bu yüzden bölük rüzgâr önünde eğilen buğday tarlası gibi bir biri üzerine eğilmiş. 
Neyse ki yürekli bir Mehmetçik mangası arasından kurşun gibi fırladı, yılanı kuyruğundan yakaladı; iki kere silkeleyip tesirsiz hale getirdi.
Bölük eğitim alanına elinde kocaman bir yılanla birlikte girdi.
O gün Mehmetçiğin gündemi değişti. 
Konuşacak değişik konuları vardı. Bağ bahçe arasında koşan, yılan yakalayan bir sporu konuştu.
Mahalle arasından geçişini, mahalle halkının şaşkın bakışını, kilise önünden geçerken,  zangoç’un selam duruşu hoşlarına gitmişti.
Birde komando eğitim almış meslektaşların, yakalanan yılanı; şiş yapıp pişirerek yemelerine takılı kaldılar.
Hafızalarında yılan yenir mi sorusu ve gördükleri arasında  yaşadıkları şaşkınlık, gün boyu konuşmalara yansıdı...                                         

                                                                                         …/…

3 Mart 2019 Pazar

KUTUP AYISI




Eskiden âlem bir muamma ve ama’ydı
Şimdi devir değişti
İlim gelişti
Bakkal mahalle aralarında yok olurken
İletişim aracı satan tuttu köşe başını
İndi Atomun altına kuantum
Çıktı sır olmaktan proton ve nötron
Âdem avucunun içinde geziyor âlemi
Güneş her gün daha çok ışık saçıyor
Güçlü ışığı gördükçe çıldırıyor çakal
Kuduruyor karanlık geceyi seven Kurt
Çözülecek yakında âlemin bütün sırrı
Yenidünya küçücük camdan bir fanus
Hangi kutuptan baksan görürsün öbür ucu
Kuzey’de
                                            Kutup ayıları karda kızağa binerken                                         Güney ‘de
Leylek küçük derede solucan topluyor
Yaban ördekleri susuz gölde yüzüyor
Perde ayaklı ördek ve kaz yavruları
Düşmüş deve dikeni tarlasına
Ne uçabiliyor ne de anası alıyor kucağına…

Hayal Denizi
03.03.2019 Manisa


1 Mart 2019 Cuma

RÜZGARIN DİLİ



Doruk askeri gazinoya doğru yürürken, zihni karma karışıktı. Yeryüzünde yaşayan İnsanların hepsini, Allah yaratmıştı. Geceyi gündüzü, Güneş’i i Ay’ı yaratan da O’ydu!
Gece gökyüzüne bakınca yıldızlar kum tanesi gibi bir biriyle iç içe. İçinde yaşadığımız şu yalan dünya dediğimiz gezegende de insan kum gibi. Hem de durmadan amip gibi çoğalıyor.
İnsan aynı coğrafya üzerinde yaşıyor, ayrı dilde konuşuyor!
Ayrı dine inanıyor.
Kimi Musa'nın kimi İsa'nın kimi de Muhammed’in arkasından yürüyor, düşüncesi içinde kayboldu gitti.
Gazino kapısından içeri girdiğinde, okul arkadaşları ve meslektaşlarını görünce daldığı derin hülyadan uyandı.
Kendine geldi. 
Arkadaşlarını gülümseyerek selamladı.
Gördüğü ilk boş masaya tek başına oturdu. Cebinden paketi çıkarttı masanın üstüne koydu. Kendine bir çay söyledi, çay gelirken bir sigara yaktı.
Sigarayı içmiyor sanki yutuyordu.  Sigarasını içerken akşama kadar ne yapacağını, nasıl vakit geçireceğini planladı.
Kolundaki saate baktı öğle yemek vaktine az kalmıştı.  Kendi kendine sessiz konuştu,  yemeği yiyince Kale köy limanına gider sahilde biraz yürür suyun Denizin sesini dinlerim dedi.
Fikir hoşuna gitmişti. Kendi kendine konuştuğunu duymayan yan masadaki arkadaşları, Doruğun gülümsediğini görünce takıldılar, hayrola ne şeytanlık düşünüyorsun yine?
Doruk!
Yemeğinizi yiyin size bir süprizim olacak dedi.  Süpriz kelimesi dikkatlerini çekmeye yetmişti.  Yerlerinden kalktılar başlarına toplandılar söylemezsen, sana yemek yok diye tutturdular.
Baktı, kurtuluş yok!
İlginizi çeker mi bilmiyorum diye söze başladı. Adaya geldiğimiz günden beri, Tabur-İlçe arasına sıkıştık.
Kale Köy limanına bile gidip gezmedik.
Diyorum ki şu şeytanın bacağını kıralım.
Kaleköy sahiline inelim.
Ayakkabıları çıkartalım çıplak ayaklarla kumların üstünde yürüyelim.  Hatta mayomuzu alalım su çok soğuk değilse biraz da yüzeriz dedi.
Sürpriz dediğinde bu mu diyen, gidip sandalyesine oturdu. Kaleköy fikri taraftar bulmamıştı. Lakin doruk kararlıydı.
Tek başına da olsa gidecek, sahilde ayağı yalın yürüyecekti. Konuşmalar hayaller derken, zaman geçmiş yemek vakti gelmişti.
Oturduğu yerden kalktı. Self servis kuyruğuna girdi, tabldotta ne varsa servis etti. Masasına oturdu yemeğini iştahla yedi.
Yemekten sonra birkaç arkadaşının omzuna ellerini koydu, ben gidiyorum gelmezseniz pişman olursunuz.
 Akşam gelince ballandıra ballandıra anlatırım diye ikna etmeye çalıştı ama boşunaydı. Yalnız kaldım diye kararını değiştirmedi.
Zaten limana giden çok vasıta yoktu.
Durağa doğru yürüdü,  Dağlı manavın önünde yolcu bekleyen dolmuş taksiye son yolcu olarak bindi.
On dakika sonra liman daydı.
Limanda in cin top oynuyordu. Sahilde kimse soktu ve şiddetli rüzgâr esiyordu. Kıyıya bağlanmış birkaç tekne neredeyse halatını koparacak, rüzgârla birlikte dalgaların üstünde oynaşacaktı.
Yine kendi kendine sessiz konuştu doruk!
İyi ki gelmişim.
Gelmeseydim kumlarla konuşan şu dalgaları nasıl görecektim?
Ayakkabılarını, çorabını çıkarttı, suyun yetişemeyeceği bir yere bıraktı,  çıplak ayakla dalgaların sesini dinleyerek, martıların çığlıklarına kulak vererek sahil boyunca yürüdü.
Yürürken yine derinlere dalmıştı. Uçan şu martılar, rüzgârla ne konuşuyor, dalgalar kumları döverken ne hissediyor diye geçiriyordu aklından.
Elbette aklından geçirdiklerinin cevabını asla öğrenemeyecekti. Çünkü; ne dalganın, ne rüzgârın ne de Martının dilini biliyordu.   Öğrenme şansıda yoktu.
                                                                               …/…