15 Nisan 2017 Cumartesi

AÇELYA KURU




Çiçek açmaz gayrı
Şu dallar kurumuş
Son bahar kapıda
Bir nefes kaldı kışa

Solmuş kasımpatı
Kuru Açelya
Deli eser Poyraz
Dalında donmuş Gül

Gazel olmuş yaprak
 Titrer durur Dal’da
Rüzgâr eser sallar
Düşer çok yakında 


NK

11 Nisan 2017 Salı

Spil



Buluta karışş
Tepelerin ufukta
Başın göğe ermiş
Zirven bulutta
Kimi yağmur yüklü kapkara
Kimi gülümsüyor Manisa'ya
Anlatmak istiyorum Spil seni
Görmeyen insanlara
Sabahın seherinde
Başın dumanlı
Güneş vurmuş yüzüne
Çehren hep gamlı
Eteğine uzanmış
Sarıçam ormanı
Çamlar arasında gezer
Manisa'nın güzel kızları
Baharda çiçek açmış
Bağrındaki güller
Dermek ister gülleri
Ormanda gezen güzeller
Derin uçurumların
Sivri kayaların var
Doruğunda Yılkı atları otlar
Şehzadelere bile olmadın sen yar.

NK

9 Nisan 2017 Pazar

Donkişot'da Güler!


İnsan olan insan yapışır kalır mı
dolduramadı
ğı bom boş koltuğa
bekler mi
koltu
ğun altından çekilip alınmasını
yan kom
şumuz da örnekleri yaşanır
gerçek demokrasilerde
çeker gider ba
şarısız olan
yerini bırakır bir bilene erk’i
her gün onca kan
onca göz ya
şı ve sonsuz acı
her hal ve keyfiyette
ba
şarısızlık diz boyu
matematik fen tarih sıfır
kayıp gidiyor vatan avucumuzun içinden
co
ğrafya perişan
toprak kayıyor her an heyelan
ba
şa bela cehalet
zannediyor kendini Donki
şot kahraman
kurtulu
ş savaşı yapıyorlarmış yel değirmenleriyle
gülüyor Donki
şot kim bilir kaç asır sonra
atı Rosinenta’nın kuyruklarıyla azizliklerine
hangi yön ve istikametten esse rüzgar
uçuyor havada saman çöpü gibi
savruluyor fırtınada tavuk yele
ği misali
bakmıyorlar hiç aynaya
bir baksalar
görecek gerçek cüceliklerini
dev aynasında fil görüyorlar pireliklerini
fil zannediyorlar kendilerini
halbuki Fil’in çamura bastı
ğı ize düşseler
izde bo
ğulacaklar
kahraman olmak için de
ilim irfan ö
ğrenmeli bilmeli insan
do
ğma fikirlerle
ancak rüyasında uçar insan
hani akmayacaktı
anaların o güzel gözlerinin ya
şı
u
şaklar soysuzlar satılmışlar yılanlar
yine kana buladı Be
şiktaş’ı
karı
ştı Dicle’nin Fırat’ın seline
onca ananın göz ya
şı
ta
ştı sığmıyor kabına Dicle Fırat
geçmiyor hiç acısız bir gün
kesildi davul sesi bitti dü
ğün...

Necati Kavlak

8 Nisan 2017 Cumartesi

Son Viraj Son Viyadük

                                      

Aklımda; 23 Nisan Egemenlik ve Çocuk Bayramı! Elimde, Türkiye İş Bankası Kültür Yayını, “Bitkilerin En Güzel Tarihi “kitabı…
Marcel Mazoyer- Jean Marie Pelt-Theodore Monod-Jacques Girardon, birlikte yazdığı; Nedret Tanyolaç’ın Türkçeye Çevirdiği, muhteşem eser, bitkilerin en güzel tarihini okurken, Platon’ca Sokrates’e atfedilen “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü; gözlerimin önünde çılgınca dans etti durdu.
Filozof Sokrates’in söylediği söz, asırlar önce telaffuz edildiğinde ne kadar anlamlıysa; asırlar sonra da anlamından hiçbir şey kaybetmemiş. Hatta daha çok genişlemiş ve fakat gerçeklik payı hiç azalmamış. 
Biz insanoğlu, kendimizi çok donanımlı zannederiz. Bitkilere şöyle bir bakar, üstüne basar, ot işte der geçeriz.

Meğer bitkilerin uzman olmayan; bitki biyolojisi okumayan, bir çok insanın bilmediği, ne çok sırları varmış!
Yazıyı okuduğunuzda eminim sizde bana katılacak, bu kadar basit bilgiyi bilmemenin ezikliğini yüreğinizde duyacak ve hissedeceksiniz.
Gelin, sıradan insanın hiç bilmediği, merak bile etmediği; bitiki aleminin, birkaç sırrına birlikte göz atalım.
-Ağaçlar atmosfere çok büyük miktarlarda su gönderen kocaman su tanklarıymış.
-İşte bu nedenle büyük ormanların üzeri genellikle bulutlu olurmuş!
-Ağaçlar damarlarından yapraklara yükselen suyun %99’unu dışarı atar, %1’ini şeker üretmekte kullanırmış.
-İster et obur olsun, ister ot obur; bütün memeliler, bitkilere sonuna kadar bağımlıymış!
-Bir kavağın, bir akağacın ya da meşenin yaprakları yok edilmeye başlandığında: ağacın geri kalan kısmı korumak için, ot obur hayvanların yiyemeyeceği maddeler, özelliklede tanen salgılar, ağaç yapraklarını yenmez hale getirir ve korurmuş.
-Aynı koruma içgüdüsü meradaki otlarda da varmış. Arazide yayılan büyükbaş ve küçükbaş hayvanların kendilerini yeyip bitirmesine isin vermezmiş.
Otun bu sırrını öğrenince, ot obur hayvanların arazide neden gezerek otladığı gizemi de sır olmaktan çıktı. 
 Bitkilerin gizemine ilgi duyan, okumayı ve öğrenmeyi seven dostlar, elbette “Bitkilerin En Güzel Tarihi”ne ulaşarak sırları tamamen çözmenin keyfini çıkartabilir.
Benim Bitkilerden söz edişim ne kitabın reklamın yapmak, ne de yeni öğrendiğim bilgiyi satma ukalalığı…
Hepimiz biliyoruz son viraja yaklaştık, son viyadük de göründü. Makalenin başlığını okuduğunuzda sözü nereye getireceğimi, tahmin ettiğinizden eminim. 
Demem o ki, dağ başında yaşayan, kök saldığı topraklara inadına bağlı olan; ağaçlar/otlar tehlikeyi sezebiliyorsa, insanoğlunun kendi kendini yok edecek bir tehlikeyi görmemesi, düşünülemez diyorum. 
Çok sık kullandığımız “Ağacın kurdu içinde olur atasözü” bizim. İçimizdeki kurt cumhuriyeti kemirmeye başladı; tedbir almak, varlığımızı korumak biz cumhuriyet çocuklarına düşmez mi?
Miting meydanları su kabağı misali içi boş, içeriksiz konuşmalara şahitlik ediyor. 
İnsan haklarına bağlı kalan, kula kul olmak istemeyen, aklını kullanan milyonlarca insan, Cumhuriyete sahip çıktığı için Ahretini tehlikeye atarmış! 
Hadi oradan hadi, bu kapıda ekmek yok sana!
Milletin kutsal değerlerini, siyasete alet edenlere inanacak kanacak mıyız?

 Elbette kocaman Hayır!
Hepimiz biliriz, boş konuşanlar için aklımıza il gelen“Lafa Bak Hizaya Gel” sözcüğüdür.
Aynı zamanda “laf söyledi balkabağı” özlü sözü boş konuşanları anlatmak için kullanılmıştır. 
Türkiye Cumhuriyeti Devleti için 16 Nisan, bir milattır! Ya yaşayacak ya da yaşayacaktır. 
Türk Millet, yapraklarını tanen üreterek koruma altına alan: kavak, akağaç ve meşe kadar kendine sahip çıkmayacak mı? 
Ben çıkar diyorum. 
Ve bu makaleye 09.03. 2017 tarihinde kaleme aldığım Uçmak İstiyorum Tek Başıma
Şiiri noktayı koysun istiyorum.

İçimde kimseye açamadığım bir kuşku yeşerdi savcı bey
Korkuyorum dışa vursa kırağı düşer solar belki savcı bey
Eskiden kar yağsa kızakla gezerdik böyle korkak değildik 
Şimdi ne değişti çiğden kırağıdan korkar olduk savcı bey
Gizemli kara bulutlar gökyüzünü mekân tutmuş savcı bey
Kar mı yüklü dolumu yağacak poyraz sert esiyor savcı bey
Badem çiçek açtı erik meyveye yattı kır çiçekleri açacak 
Kara yel esiyor her yer ayaz bu gidiş iyi gidiş değil savcı bey
Uçmak istiyorum Kartal gibi özgür yalnız başıma savcı bey
Düşündün mü biç bunları sana niye anlatıyorum savcı bey
Ne hukuk işliyor ne adalet saray var adaleti bir kişiye sattılar
Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum Hayııır diye savcı bey! ! !

09.03.2017 Manisa

3 Nisan 2017 Pazartesi

Yaralı Ceylan



Yaralı bir Ceylan gezer, gözleri sürmeli
şş avcı peşine, elin de karabini,
Oturmu
ş dipçik omuza, göz gez arpacık,
Vuracak Ceylan’ım, kaç kurtar kendini.
Masum bakar Ceylan, döner de ardına,
Üç yavru var geride, muhtaç kendine,
Vazgeç avcı vazgeç, çek elini tetikten,
Bir çiynem et için, teti
ği düşürme!
Acı akıyor bak! Ceylan’ın gözlerine,
Korkmu
ş! tir, tir titriyor, seni görünce,
İflah olmaz yara hem derin yüreğinde,
Zaten felek vurmu
ş, bir de sen vurma.
Necati Kavlak

26.12.2010
Manisa

2 Nisan 2017 Pazar

Hiç Topaç Çevirdiniz Mi?



Mütevazi olmanın sırası mı? Birileri cumhuriyeti idam sehpasına çıkartmış,  boynuna yağlı urganı takmış; kadim millete ayağının altındaki iskemleye sen  tekmeyi vur diyor!
Vur ki; Mustafa Kemal’in tırnaklarıyla temelini kazdığı, kurucu meclisle  omuz omuza  inşa ettiği ve İlelebet payidar kalacak dediği : çağdaş, laik cumhuriyet yıkılsın!
Bu gün cumhuriyete yapılan bu kötülüğü,  dini eğri gavur bile   yapmaz! Milletten bunu isteyen  Müslüman da olmaz. Olsa olsa yedi düvelden geriye kalanlar diye tanımlanabilir.
Makaleye başlarken mütevazi olmanın sırası mı diye başlamıştım söze!
Neden biliyor musunuz,?
Cumhuriyet yaşasın, ilelebet payidar olsun diye; kampanya yürüten vatanseverler: ağız birliği etmiş, biz Tayyip'e karşı değiliz diyor da ondan!
Hadi ordan, diyeceğim de;  iktidar tabanında ki  cumhuriyete sahip çıkacak, aklı selim seçmeni incitmekten endişe ettim.. 
Elbette mütevazi olanların  kaygılarını da  anlıyorum. 
Lakin bazıları, mütevaziliği  korkaklık, teslimiyetçilik olarak da algılayabiliyor, kendilerine pay çıkartıyorlar.
Halbuki  güneş gibidir gerçek.  Ortaya  çıktığı anda, gökyüzündeki yıldız silinir;  karanlık yok olmaya mahkumdur.
16 Nisan’da milletin önüne bir sandık konacak.  Ve gel kendi istikbalini kendin belirle denecek!
İsteyen laik demokratik bir Türkiye diyecek,  istemeyen de Teokratik bir rejimi karpuz seçer gibi seçip alacak!
İyi güzel de: 18 maddelik değişikliği kabul edersek, başımıza firavun olmak isteyen Ademin siciline hiç göz attık mı?
İşte üzerinde durulması gereken esas mesele ve konu bu!
İsterseniz gelin çocukluğumuza geri dönelim.  Topaç oynadığımız yılları hatırlayalım.  

Çocukken oynadığınız topacı kamçıla çevirdiğiniz gibi dünyayı kamçılayalım, geriye döndürelim veya saralım.  
Ya da zamanı, zaman makinesine yükleyip, filmi geriye sararak bir kere daha izleyelim.
Hep birlikte göreceğiz ki, izlediğiniz film de artılardan çok eksi, iyiden çok kötü resim düşecek beyaz perdeye!
Nasıl mı?
İktidarın 15 yılık icraatına, küçük çocuklar hariç yetişkin olan herkes yakından şahit. Beyni yıkanmayan, körü körüne biat etmeyen herkes biliyor ki; akçalı yatırımlar dışında siyasi iktidar hem iç politikada, hem dış politikada kelimenin gerçek anlamıyla çuvallamıştır.
Başarılı göründüğü bayındırlık hizmetleriyse tamamen ranta dönüktür.
Hem bal tutmuşlar hem de bal tutan parmaklarını yalamamış, adeta parmaklarıyla birlikte yutmuş; üstüne üstlük ulu orta milletin gözlerinin içine bakarak da bu milletin xxxna koyacağız diyecek kadar küstahlaştılar.
Herkesin yakından bildiği senaristi olmadan doğaçlama oynan bir tiyatro ile ilgili Gazeteci yazar Saygı Öztürk 31 Mart 2017 tarihin de bir makaleye kaleme aldı.
Öztürk; özetle diyor ki  “ 2012/ 120663 tarih ve sayısı kamuoyunun  “17 Aralık” olarak bildiği rüşvet, yolsuzluk, kar para suçlamalarının yer aldığı, üç bakanın, çocuklarının içinde bulunduğu soruşturma dosyasının numarasıdır”
Ve bu soruşturma dosyası, “Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Celal Kara’dan alındıktan sonra 2014/69582 sayıyla, sanıklar hakkında “kovuşturmaya yer olmadığı-na”  ilişkin karar verildi”
Birkaç gün önce; Amerika Birleşik Devletlerinde Tutuklanan, Halk Bank Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Hakan Atilla,  Hakkında takipsizlik kararı verilen dosyanın 25. Şüphelisinden biriydi.”
Saygı Öztürk’ün makalesini, Nasrettin Hoca misali gagasını bacaklarını kestim,  bir kuşa benzeterek; özetledim.
Makalenin tamamını merak edip okumayı arzu eden,  Öztürk’ün köşesini ziyaret edebilir.
 İçinde yaşadığımız tarihin her birimiz ayrı ayrı canlı şahidiyiz. Sıradan tanıkların dışında, birde araştırıp belge toplayarak, tarihe not düşmek isteyen tarihçi ve köşe yazarlarımız da var.
Öztürk’ün makalesini okurken, Soner Yalçın'ın  “Kayıp Sicil” Erdoğan'ın Çalınan Dosyası” kitabı geldi aklıma.
Yalçın'ın Kayıp sicil kitabını okuduğumda, kendi kendime Türkiye kimlerin eline kalmış demekten kendimi alamamıştım.
Soner Yalçın'ın  “Kayıp Sicil” kitabında çok çarpıcı mahkeme dosyalarından: dosya tarih ve hazırlık sayılarını vererek adli tarihe küçük notlar düşmüş.
Yalçın'ın  “kayıp sicil” kitabında yazılan yolsuzluk dosyaları, dosyanın kime ait olduğunu, hangi dosyanın hazırlık soruşturmasın hangi C. Savcısı yaptı dava açtı mı takipsizlik mi verdi sorularına cevap vermemi beklemeyeceğinizi biliyorum.
Dava Açılan dosyalara bakan mahkeme ve hâkimleride sormazsınız.
 Yalçın olayları öyle incelemiş ki; hazırlık soruşturması yapan, takipsizlik kararı veren,  duruşmaya çıkan berat kararı veren kamu görevlileri, uçmuş!  Kimi kariyerinin zirvesi ile ödüllenmiş, kimileri de kadim millete vekil bile olmuş.
Onun için diyorum ki, mütevazı olmaya gerek yok.
Türkiyeyi kime teslim ettiğimizi bilmek zorundayız.  Seksen milyon Türk millet için: Türkiye’den başka Türkiye Yok! 
Atatürk yaklaşık 80 yıl önce ; “Baylar sırası gelmişken, saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek başının üstüne değin çıkaracağı adamların kanındaki, bulucundaki “vicdanındaki” öz mayayı çok iyi incelemeye ilgi göstermekten biran geri kalmasın!” bizi uyarmış. (Kaynak Nutuk S.404)
 Günler su gibi akıp gidiyor; 16 Nisan'ın ucu göründü bile,  Atatürk’ün lafı üzerine söz söylemek kimin ne haddine?