11 Ocak 2019 Cuma

Günah Bunun Neresinde




hava kasvetli yer ıslak toprak çamur 
belli ki 
gökyüzden sıkılmı
ş bulut yere daha yakın 
kim kırmı
şsa kalbini gözleri dolu dolu 
dokunsan a
ğlayacak 
görünen o ki çok üzgün çekip duruyor burnunu 
gözya
şı çok yakın ha aktı ha akacak 
oturuyorum Fransız balkonda fiskos masamda 
seyrediyorum renkli camdan olup bitenleri 
ara sıra gök gürlüyor nedense
şimşek çakmıyor 
şimşek de anlamış elektrik faturası pahalı 
ya
ğmur damlaları düşüyor tek tük cama 
her damla sokakta kızak kayan çocuk gibi 
kayarak kovalıyor birbirini 
yeti
şebilse bilirim nasıl atacak kızaktan aşağı 
her dakika sıkla
şıyor cama vuran damla 
şen her damla bir melodi 
beste harika 
önce Mozart’ın “Sihirli Flüt” operası arkasından 
Türk Mar
şı 
sonra ünlü müzik dehası Beethoven’dan bir senfoni 
nasıl anlatmalı bilmem ki 
bugün günlerden cuma 
diyorlar ki müzik hem haram hem günah 
hadi oradan mı desem yoksa 
daha uygun bir cümle mi kursam 
bak Tanrı’nın sazından dökülen na
ğmeler 
nasıl da ho
ş geliyor kulağ
gözü kapalı dinliyorum ya
ğmur sesini gök gürültüsünü 
çok ahenkli çalıyor sazlar, 
Do ile ba
şlayıp Si’de bitiyorlar 
ara na
ğmeler es’ler solfej hepsi yerli yerinde 
do
ğa bir bestekâr, yağmur da ‘saz’sa günah bunun nesrinde?

Necati Kavlak


11.01.2019 Manisa


9 Ocak 2019 Çarşamba

ADA’DA İLK GÜN



Ada'da ilk akşam, başını yastığa koyar, koymaz uykuya dalan ve yorgunluktan gördükleri rüyayı bile hatırlamayan çiçeği burnunda genç astsblar; uyanıp gözlerini açtığında,  ne olduğunu bilmeden: ha bire kaşınıyordu. 
ilk  gece tahta kuruları ile tanışmışlar, farkına varmadan, onlara bi güzel ziyafet çekmişlerdi. Tahta kuruları, gün ışımadan geri yuvalarına çekilmiş,  Ali Dağlı'ya dua ediyorlardı.
Çanakkale - İmroz'a arası 62 kilometrelik kısa bir mesafe olmasına rağmen, küçük bir tekneyle yapılan yolculuk ve Deniz'in dalgalı oluşu  yolcuları kanlarının emildiğini duymayacak kadar yormuştu.
Her birinin keyfi kaçmış, moralleri bozulmuştu! 
Yüzlerinden düşen bin parçaydı. 
Bu çağda tahtakurusu, olacak şey miydi?
Oflaya puflaya, kaktılar, ellerini yüzlerini yıkadılar, aynada kabaran yüzlerine  uzun uzun baktılar, kendi kendilerine söylene söylene;  pijamalarını çıkartıp, 1. nolu resmi elbiselerini giyip ve tabur karargâh binasına yürüdüler.
Mesai başlamamıştı daha!
Nöbetçi subayı tabura yeni katılan personel için kahvaltı hazırlatmış, onların gelmesini bekliyordu. 
Karargâh girişinde güler yüzle karşılayıp günaydın arkadaşlar diye selamladı.
Doruk ve 3 arkadaşından başka, yeni katılan diğer arkadaşları da oradaydı. Hepsini yanına alıp kahvaltı hazırladığı odaya kadar eşlik etti.
Sonra, arkadaşlar, siz kahvaltınızı yapın, birazdan Tb. Komutanı gelecek, merasim mangası beni bekliyor, ben onu karşılayacağım. 
Size afiyet olsun! 
Unutmadan söyleyeyim, katılışınızı da komutana arz ederim dedi ve ekledi, birazdan geri geleceğim. Personel şubeye birlikte gideriz, katılışınız yapılır, görev yerlerinizde belli olur. 
Deyip ayrıldı.
Doruk ve arkadaşları alışmıştı tabldottan beslenmeye. Zira öğrencilikleri hep kazandan beslenerek geçti. Kahvaltıda, siyah zeytin ve beyaz peynir vardı. İçecek olarak çay verilmişti. Zaten kahvaltının değişmez demirbaş içeceği çaydı!
Tahtakurusu kaşıntısı eşliğinde, kahvaltı yapıldı. Kahvaltısını bitiren kalkıp lavaboya yönlendi,  sonra nöbetçi sb. odasına geçtiler ve beklediler.
Sabah saat 0830, gibi personel şubede yazıcılık yapan bir er geldi, komutanım sizi personel şubeye götürmeye geldim, buyurun gidelim diye ilave etti.
Tabur binası, dışarıdan bakınca 2 katlı görünüyordu. İçine girince birde bodrum katı olduğunu öğrenmiş olduk! 
Sabah kahvaltısı yaptığımız yer bodrum katındaydı.
Personel şube ikinci katta, genişçe bir ofisti. Hepimiz toplu halde içeride bekledik, personel şube müdürü hangi bölükte görev yapacağımızı bize yazılı olarak tebliğ etti.
Görevlendirme çok uzun sürmemişti. 
Görev tebliğinden sonra görüldü ki, aynı otobüs ve teknede yolculuk eden arkadaşların her biri ayrı bir bölükte göreve başladı.
Doruğun bahtına,  ağır silah bölük komutanlığı çıkmıştı...
Görevlendirme bittikten sonra, nöbetçi subayı geldi, arkadaşlar beni takip edin sizi bölüklerinize götürüp teslim edeceğim dedi. 
Aynı devre 18/20 arkadaş takıldılar  peşine... 
Bölükler, tabur karargahından itibaren; askeri tabirle tek kol boyu aralığında, düzgün bir biçimde içtima etmişti.
İlk sırada 1. bölük, sonra 2’inci, 3’üncü, 4’ncü bölük ve karargâh bölüğü peş peşe geliyordu. Her bölük birbirinin ikiziydi. Önünde depo ve personel için ayrılmış oda, arkada yemekhane ve koğuş! 
Bölük komutanlıklarının önü iyi Peyzaj elinden çıkmış, çiçeklerle bezenmiş temiz ve bakımlı. Taburla bölük arasındaki yol, stabilize yol olmasına rağmen düzgün ve görkemli. 
Tabur, Kaleköy’den, Kuzu limanına uzanan, Kaşkaval kayalıkların arka yamaçlarında, küçük tepenin arka yamacında eteğe yerleşmiş ve konuşlanmış. 
Her bölük için ayrı ayrı eğitim alanı var! 
4. Bölük için tavla mevcut, içinde atları da var! Ve taburun ekmek ihtiyacını karşılamak için bir fırın mevcut!
Elbette unutulmaması gereken bir şey daha, tavuk kümesi. Rütbeli personelin yumurta ve tavuk eti ihtiyacını kısmen karşılamak için kurulmuş.
Tavla ve Atlar mı? 
Doruk tavlayı değil ama, belki yağız At’la olan dostluğuna muhtemelen; ileride ayrı bir parantez içinde yer verecektir.
                                                                            .../...

5 Ocak 2019 Cumartesi

ADA'YA YOLCULUK-6



Doruk daldığı ada hayali içinde, gökyüzünü bile göremediği asfalt yolda  seyrederken, tekne reyisin toparlanın gençler, yola çıkma vakti sesiyle kendine geldi. İshak, Sakin  Necmi atladılar motorun güvertesine...
Güverte dedim de başka binecek yeri yok ki! Altı üstü sandaldan acık büyük, küçük bir motordan söz ediyorum.
Hareket çok uzun sürmedi. Ali reis dümene geçti, motor çalıştı, demir alındı ufak ufak harekat başladı. Boğazı geçene kadar yolculuğumuz sakindi. Gelibolu Yarım adası, Alçı Tepe burnundan açık denize  çıkınca, küçük dalgalar büyüdü.
Motor dalgaların üstünde kuru bir yaprak gibi uçuşuyordu. Şaka bir yana, ilk defa su üstünde, küçük bir motorla yolculuk eden, Doruk ve arkadaşları sıkı sıkya birbirine tutunmuşlardı. 
Ali reis, onların halini görünce gülümseyerek, gençler korkuyor musunuz? 
Ben her hafta en az üç kere gelip gidiyorum. 
Endişe edilecek bir şey yok diye teselli etmeye çalıştı.
Reis'in konuşması biraz rahatlattı ve bir birinin elini tutmaktan vaz geçtiler.  
Dalgalar gittikçe büyüyordu. 
Dalga büyüdükçe, motor daha çok yüksekler çıkıp suyun üstünde daha çok savruluyor, alabora olacakmış gibi yatıp kalkıyordu.
Ali reis ve yardımcısı çok rahat olmasına rağmen 4 arkadaşın renkleri değişmişti. Bata çıka yolculuk ne kadar sürdü farkına bile varamadılar. Sanki saate bakmak hiç akıllarına gelmiyordu. Doruk ve meslektaşları saate bakmasa da zaman denizdeki dalga şiddetiyle çabucak geçmişti. Dağlı; uşağım müjdemi isterim, bakın ada göründü diye seslendi.
 Ali reis haklıydı! Başlarını kaldırıp baktıklarında, Ada'nın bir bölümü görülüyordu.  Reis kısa süre sonra kale köy iskelesinde oluruz diye yüreğimize su serpti.
İmroz'un görünen ilk yüzü, Doruk'un hayallerini alt üst etmeye yetmişti.. Deniz'e doksan derece dik bir kayalık görünmüştü. Demek ki ada düm düz çayır gibi bir kara parçası değil, bildiğimiz dağı, ovası platosu, deresi tepesi olan; inişli çıkışlı arazi parçasıydı. 
 Hayallerini kendi içinde sakladı, renk vermedi Doruk! Hayal kırıklığı yaşadığını kimsenin bilmesini istemiyordu. 
Ali Reis'in ada göründü demesini üzerinden yaklaşık 45/50 dakika geçmişti. Tepe köy iskelesinin göründüğünü fark ettik. 
Ben iskele diyorum ama, küçük bir koydu geldiğimiz yer.
Kale köy koyun yüksek yerlerine yerleşmiş, bildik Rum evlerinden ibaretti. Küçük bir iskeleye yanaştı tekne.  Doruk ve arkadaşları Valizlerini aldı indi.
İskelenin ucunda bir cemse duruyordu. Başında da bir J. Çvş, bir de şoför J. eri vardı. Ellerinde valiz gelen genç astsubayları görünce, Araç komutanı gelip, hoş geldiniz sizi tabura götürmeye geldim dedi. 
Cemseye kadar eşlik etti.
Cemse ABD'nin Birleşmiş milletler bağlamında TSK verdiği ilkel askeri araçlarından biriydi. İki kişilik şoför mahalli vardı. Arkasında branda çekili ve oturmak için kasanın önünden arkasına uzanan karşılıklı konulmuş iki uzun ahşap  sıra vardı.
Doruk ve arkadaşları, önce valizleri  koydular, sonra kendileri çıkıp brandanın altına  karşılıklı oturdular.
Gün batmış, Akşam olmuştu.., 
Gidilecek yol da asfalt değil, stabilize bir yoldu. Diğer gençleri bilmiyorum ama yakından tanıdığım Doruk resmen hayal kırıklığı yaşıyordu. 
Kurduğu hayaller suya düşmüş, ne yol kenarında gökyüzüne uzanan sıralı ağaçlar, ne asfalt yol vardı. 
Her şey Anadolu'nun bir uzantısı ve kopyasıydı.
Her neyse hiç konuşmadılar etrafa şaşkın şakın bakarak,  116. J.Tb. Komutanlığına kadar gittiler.
Tabur nizamiyesinde  Nöbetçi subayı karşıladı onları. Hoş geldiniz dedikten sonra, cemseden indirilen valizleri, yeni atanan astsubaylar için hazırlanan Tabur Komutanlığı Karargah binasının hemen yanındaki bir barakaya erlerle gönderdi.
Siz yoldan geliyorsunuz açıkmış olmalısınız size yemek ısmarlayayım diye takıldı ve mutfaktan yemek getirtip, karavanadan bir sofra kurdu.
Nöbetçi Subaylığı Tabur karargah binası içindeydi. Orada biraz oyalandılar. Sonra kalacakları barakaya gittiler. 
Baraka bildiğimiz koğuştu. Çift katlı  profil demirden ranzalar, Amerikan bezi çarşaflı  pamuk yataklar. Anlayacağınız misafirhane diye hazırlanan yer burada çok kalınmaz acilen kendinize bir yer bulun der, der gibiydi.
Şakayla karışık, hoş beş muhabbeti, karavanalı akşam yemeği falan derken; saatte bir hayli ilerlemişti.  Soyundular, pijamalarını giydiler, kendileri için hazırlanan ranzalara uzanınca, yorulmuş olduklarını fark ettiler.Bir birine iyi geceler dileyip  başını yastığa koyan sessizliğin içinde kayboldu. 
Bu sefer Çanakkale'de kaldıkları İzmir Otelindeki gibi hayal kurma vesvese dalma yoktu. Ne hikmetse başını yastığa koyan uyumuştu. Demek ki kısa Deniz yolculuğu yormuştu gençleri.
Rüya bile görmediler.

...                     

3 Ocak 2019 Perşembe

ADA'YA YOLCULUK-5


Doruk ve genç meslektaşları, kısa sürede toparlandılar. Giyinip valizleri ellerinde otel lobisine indiler. Görevliye valizleri emanet edip kahvaltı için dışarı çıktılar.Çanakkale Boğaz’ına bakan bir çay bahçesine oturdular ve sıkı bir kahvaltı sipariş verdiler.
Menüde:
Klasik Ezine peyniri, 
yeşil ve siyah zeytin, 
haşlanmış yumurta; 
dövme tere yağı , simit ve çay vardı! Aç kurt gibi mideye indirdiler.
Boğaz, Marmara’dan Ege’ye akan, debisi yüksek koca bir nehir misali akıyor akıyordu..
Su dalgalı, üstünde Martılar, tek tük geçen küçük balıkçı tekneleri dalgalar üzerinde, aşağı yukarı, kimi havada kimi suda dans ediyor.
Akşamdan beri Boğaz’dan daha hiç büyük tonajlı gemi seyrine şahit olmadılar. 
Kıyı hem esintili hem de serin! 
Yumuşak bir rüzgar, Doruk ve yol arkadaşlarının kısa saçlarını, müşfik bir annenin çocuğunun başını okşadığı gibi okşuyor!
Uçan Martıların, küçük balıkçı teknelerin, eşliğinde güle oynaya yapılan kahvaltı bittiğinde vakit bayağı ilerlemişti.
Yerel saat, gemi azıya almış doru bir tay gibi, dörtnala, dolu dizgin koşuyor koşuyordu... 
Kahvaltı bitmiş, boğazın akıntısına kapılan duygular, ege denizine doğru akıp giderken; saatte bir hayli ilerlemişti.
Hep birlikte kalktılar, tek tek kasaya gidip, kasiyere hesabı ödediler. İş yeri sahibine Ali Dağlı’nın motoru nereden kalkar diye sordular ve Ada’ya yolculuğun ilk adımını attılar.
Kahvaltı yapılan sahil lokantası ile Motorların demir attığı yer arasında çok mesafe yokmuş. 
Üç beş dakika sonra balıkçı teknesine benzer, sandaldan biraz büyükçe motorun yanına varıldı.
Motora domates, biber, patlıcan , türü sebze kasaları ve patates çuvalı yerleştiriliyordu. Doruk ve arkadaşları çalışanlara selam verip, Ada’ya gideceklerini, bir günce Vapuru kaçırdıklarını; kısaca özetleyip, kendilerini alıp alamayacaklarını, alırlarsa saat kaçta.ne zaman orada olmaları gerektiğini sordular. 
İçlerinden Karadeniz şivesiyle konuşan 40-45 yaşlarında biri Hayrola uşaklar ne işiniz var Ada da diye takıldıktan sonra; gülümseyerek, şaka şaka Tb. gittiğinizi biliyorum Saat 4’de burada olun gidelim dedi.
Rahatlamışlardı, gidecekleri saat belli olmuş, yolculuk edecekleri tekneyi de görmüşlerdi. Ne yapalım der gibi bir birlerinin yüzüne baktılar, hadi gidip şehri biraz dolaşalım, sonra geliriz diyerek sahilden ayrıldılar.
Bir süre boğazın kıyısında uzanan, kaldırımda yürüyerek; köpüklü suların sesini dinlemenin keyfini çıkarttılar, sonra gözlerine ilişen çay bahçesine oturup; boğaza karşı tavşan kanı çay yudumladılar.
Sonra kalkıp meraklı gözlerle, Çanakkale çarşısında gezdiler ve akşam kaldıkları otele geri döndüler. 
Bir süre otel lobisinde takıldıktan sonra, saatin ilerlediğini görüp gitme vaktinin geldiğini fark ettiler ve valizlerini ellerine alıp yavaş yavaş Motorun demirlediği kıyıya yürüdüler.
Reis saat 16’da burada olun demişti. Onlar 1540’da motorun yanındaydılar. 
Valizleri Motora koydular, sabırsızlıkla harekat saatini beklemeye başladılar. 
Doruk’ daha önce, İzmir'e gitmiş Deniz görmüştü. Sonra, Kumburgaz’da okulun eğitim kampına katıldı. Deniz kıyısında eğitim aldı. Fakat hiç ada görmemişti.
İmroz'a atandığı günden beri, bilincinde bir Ada ve renkli ada resmi çizdi.
O’na göre Ada; dümdüz bir ova gibi yerdi. Enva-i türden ağaçlarla kaplıydı. Taşsız, kaya’sız, dağsız, tepesiz, cennet bahçesi gibi bir yerdi. 
Yollar mutlaka asfalt kaplamalı, yol boyunca gökyüzüne uzanan kocaman ağaçlar yola ve yolcuya eşlik etmeliydi. 
Ağaç dallarından, gökyüzünden başka bir yer görünmemeli, dallar arasından sızan güneş ışıkları yola vurmalı, yolda ışıklar gölgeleriyle böcek sesleri eşliğinde vals yapmalıydı.
Tıpkı peri masallarında anlatılan şehirler gibi bir yer ve ülke düşlemişti Doruk!
Beklerken bu hayali yine gözlerinin önüne geldi ve daldı gitti hayalindeki yeşil adanın içine...


.../...

1 Ocak 2019 Salı

ADA'YA YOLCULUK-4


Uyumak için insanın başını yastığa koyması yeter mi? Yetmediğini hepimiz iyi biliriz. .İnsan zihni  ne zaman istirahate çekilse,  düşünceler akıncı beyi Kara Murat, Malkoçoğlu misali, kılıcın çeker, akın akın gelir. Zihniniz savaşmadan  işgal eder!
Doruk başını yastığa koyar koymaz, daha gözlerini kapatmadan bilinç altı,  gözlerini  çocukluk günlerine açtı! 
Siyah beyaz  Yeşil Çam filmi gibiydi izledikleri. 
0 taşları toprağından daha çok, bir Anadolu köyünde; ekinler işlenirken  dünyaya gelmişti! Çocukluğu, ayağı yalın başı kabak; elindeki deyneğe at yerine binerek , çelik çomak oynayarak geçti.
Geçti demek doğru olur mu bilinmez. 
O daha beş altı yaşına gelmeden omuzlarına iş yüklenmişti.  Yaz  sıcağında, bostan beklemek onun ücretsiz ilk işiydi. Daha güneş doğmadan kalkar, boynuna azığını asar  bostan tarlasının yolunu tutardı. 
Ala kargalardan karpuzları korumak, sığıra sıpaya tefekleri yedirmemek  onun göreviydi. 
Bostan tarlasında ki,tek arkadaşı bostan korkuluğu, bir de öğle vakti karpuz yemeye gelen kargalardı. Şaka yapmıyor doruk! Kargalarla arkadaş gibiydi. bazen onlarla konuşur, karpuzlar izinsiz delmeyin benden isteyin vereyim diye takılırdı onlara. Hele bostana eşek ya da inek girmişse; vay haline. Kuyruğuna teneke bağlar, onların dört nala kaçışını keyifle seyrederdi.
Köyün geçim kaynağı ağırlıklı olarak hayvancılıktı. Hayvancılığın yanında taşlı tarlalara;buğday arpa, mercimek, burçak ekilir, yaz gelince orakla yolunurdu.
Çileli bir işti köyde yaşamak. 
Hem yetişkin olan için hem de çoluk çocuk için zordu, köy hayatı ve yaşantısı Bostan tarlasındaki kara karpuzlar, mis gibi kokan kavunlar, gücünün yetmediği büyüklükteki kabaklar içtima etti gözünün  önünde birbiri arkasına. 
Ağustos  sıcağında, altına girip güneşten korunacağı bir haymada vardı tarlanın orta yerinde. Her vakit içinde gece bostanda yatan için bir kat yün yatak dururdu.
Bazen beklenmedik yaz yağmuru yağar, seller akardı dereden. Bir keresinde gelen sel baştan sona tarlayı basmış,  yetişen kavun karpuz kabak ne varsa toplayıp götürmüştü.
Yalnız bostan tarlası mı? 
Koyun, keşi, sığır sıpa; oğlak kuzu daha neler neler. Derken koyunlar kuzusuyla  emiştirilirken, Doruk uya kalmıştı.
Uyandığında otel penceresinden güneş ışığının girdiğini gördü. kolundaki saate baktı,  09 00 geliyordu. aynı odayı paylaştı İshak'ta hala uyuyordu. sessizce kalktı, perdeleri çekti, pencerenin bir kanadını açtı; Çanakkale'nin mis havasını derin derin içine çekti, soludu. Sonra lavobanın yolunu tuttu....

                                                                   ..../...

30 Aralık 2018 Pazar

Yeni Yılınız Kutlu Olsun!




Okuyacağınız bu makaleyi, Mart 2017’de kaleme almış ve paylaşmıştım. Bu yılbaşı ne yazayım diye düşünürken firavunun ayak sesleri aklıma geldi. Makaleyi güncelleyip paylaşmanın yeni yazı kaleme almaktan daha anlamlı olacağını değerlendirdim.
Haklı mıyım, değil mi?
Gelin yazıya yeniden bir göz atalım ve bu kararı siz değerli okuyucular verin!
 İsa’dan önce 1400 yıllarında eski Mısır'ı, kendini ilah zanneden Firavun yönetirdi.
Ölünceye kadar; iktidarda kalır, halkın emdiği sütü burnundan fitir fitir de getirdi.

Hz İbrahim, Hz Musa, kıssaları incelendiğinde; firavunun nasıl bir fira(?)un olduğu çıplak gözle görmek mümkün.

Günümüzden yaklaşık 3500 yıl öncesinin ait olduğu bilinen tek adam hegomanyasına dayalı, insanlık dışı bir rejim.
İnsani olmadığı için birçok acı deneyimlerden sonra, daha insani rejim aranırken, cumhuriyet ve demokrasi keşfedilmiş ve ideal rejim olarak benimsenmiş.
Bu güne kadar “Siyasal Bilime” adını yazdıran rejimlerin içinde: Laik, Demokratik, Parlamenter rejimden daha insancıl rejim adı yazılmadı.
Bu gerçeğe rağmen, siyasal iktidar; doğru tanımı firavunluk olan, tek adam rejimini: güle oynaya, dereden geçerken at değiştirerek, devletin tüm parasal gücünü kullanarak başımıza bela etti
Sormayacak mıyız, sizin sıkıntınız, derdiniz ne diye?
Biliyorum yazı girişinde firavundan söz ettim diye, içinizde Firavun merakı yeşerdi.
Bu yüzden yazıyı okumak yerine parmaklarınız mağos üzerinde firavun arıyor.
Açık seçik sormak isterim, 3 bin 500 yıl önce yaşanan insanlık dışı yönetim tarzına boyun eğmekle nereye varacağız?
Elbette Atatürk’ün işaret ettiği “muhasır medeniyete” varacak halimiz yok!
O tarihi köprülerin altından pek çok ırmak geçti. Irmakların yataklarından, berrak buz gibi tertemiz sular aktı.
Üç bin beş yüz yıl deyip geçmemek lazım, söylemesi kolay sayması oldukça zor!
Orta öğretimde okuyan sıradan bir öğrenciye sorsak; 3500 yıl kaç asır eder diye, doğru cevap almak için 1 asır beklemek gerekebilir.
Bunca yıl geçmiş, köprülerin altından çok su akmış; kimin umurunda?  Aziz Milletin inanç zaafını bilenler, 21 yy da nur topu gibi yeni bir firavun yarattı.
Hani yaratmak yalnız Allah'a mahsustu?
Belli ki din tacirleri, tıpkı eski mısırda olduğu gibi, başında kendini İlah zanneden Firavun olmadan mutlu yaşayamıyor.
Onun içindir ki Türkiyeyi güle oynaya: Eski Mısır'ın Firavunuyla tanıştırdılar. Milleti köleliğe mahkûm etmeyi başardılar.
Hatırlar mısınız?
Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse, bilimi seçin” demişti.
Atatürk’ün ebediyete intikalinden 80 yıl sonra, “Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir” sözünü unuttuk, cümbür cemaat; bilimi, ilmi bıraktık: gönüllü olarak esareti seçtik, kendi elimizle boynumuza demir halka taktık, ayağımıza pranga vurduk.
Bu yol doğru yol mu?
Bu gidiş selamete gidiş mi? 
Bu sorunun cevabını; 75 yaşındaki Müjdat Gezen’ Ve 77 yaşındaki Metin Akpınar hakkında suç duyurusunda bulunanlar zaten verdi.
Mustafa Kemal Atatürk “Sanatsız kalan bir milletin, hayat damarlarından biri kopmuş demektir” demiş!
Sormak isterim, sanatçısı özgürce konuşamayan bir milletin sanatı olur mu? 
Cevabımız hayırsa, hayat damarlarımızdan birisinin kopuşunu, el birliğiyle seyrediyoruz demektir. Bu yol, yol mu diye sormayacağım, cevap da istemeyeceğim. Bu yazıyı okuyanlar, kendi kendilerini sorgulamayı ve doğru cenabı biliyorlar. Bu gün 2018’in son günü, umarım 2019; bu yılı aratmaz. 
Dostlar Yeni yılınız kutlu olsun!




28 Aralık 2018 Cuma

ADA'YA YOLCULUK-3



İmroz'a gidecek olanlar Ada'ya nasıl gidileceğinin öğrenmenin telaşına düştü! Bu telaş çok uzun sürmedi, kısa bir soruşturmadan sonra çözüldü. 
Zira Ada’ya  çok ulaşım imkanı yoktu. İstanbul'dan, haftanın iki günü feribot geliyor, onun dışında ancak; Ali Dağlının küçük  teknesi ile gidile biliniyormuş.
Aksilik bu ya, İstanbul'dan gelen yolcu gemisine yetişememişti Doruk ve arkadaşları. Ya Cumayı bekleyecekler, ya da Ali Dağlının motoruyla yolculuk etmeye razı olacaklardı.
Kıyıda Al Dağlının Teknesi de yoktu.  Ancak bir gün sonra gidebileceklerdi.  Çanakkale boğazı kocaman bir nehir gibi akmaya devam ediyordu.   Dalgalar birbirini kovalıyor, balıkçı tekneleri beşik gibi sallanıp duruyordu.
Güneş'in gölgesi Ege denizinin üstüne düşmüş, aynalı çarşıda, sofralar kurulmuş, akşam müşterilerini bekliyordu.
Önce yatacak bir otel, baktılar! 
Rıhtımın hemen bir sokak arkasında İzmir Otelini keşfetmek, pek zor olmadı. Doruk ve arkadaşları, toplu halde otel kapısından içeri girdiklerinde, masa başında müşteri bekleyen görevlinin gözlerinin içi güldü!. Hemen yerinden kalktı, hızlı adımlarla müşterilerini güler yüzle karşıladı. Hatta  valizlerin alınması için otel çalışanlarına uyarıda bulundu.  Müşterilerin her biriyle tek tek ilgilenerek kayıtlarını yaptı, oda anahtarlarını verdi,  odalara çıkışa eşlik etti. 
Otel’, hem temiz, hem de boğaza yakındı. Valizler odalara bırakıldı, resepsiyon görevlisinden akşam yemeğini nerede yiyebilecekleri husunda bilgi alındıktan sonra  tarif edilen lokantanın yolu tutuldu.
Zaman su gibi akıyordu, Doruk ve arkadaşları lokantaya doğu yürümeye başladıklarında, hava kararmış sokak lambaları yanmıştı. 
Lokanta hem balık hem de ızgara servis yapan küçük bir meyhaneydi. İsteyene mercimek çorbası bile veriyorlardı.
Raflarda  sıra sıra duran; şarap, rakı viski,  şişeleri müşteriye gülümsüyor; verilecek  siparişini bekliyordu. Dört arkadaş masaya oturur oturmaz, garson elinde adisyonla tepelerinde bitiverdi.
Garsona ne önerirsin diye  sorunca ağzından ilk çıkan cümle "Çanakkale'de sardalye yenir" oldu. 
Dört arkadaşın dördü de, sanki baştan sözleşmiş gibi hep birden gayri ihtiyari gülümsedi.  Onlar gülümserken, garson ciddiyetini hiç bozmadı. Peynir tatlısı yemezseniz, çok şey kaybedersiniz diye ilave etti.
Çanakkale'ye İlk gelişleriydi! 
Ne, ne  yiyeceklerini biliyorlardı, ne de ne içeceklerini. Aslında sardalye fikride fena değildi. yanında salata, peynir tatlısı da olunca: herhalde yeni rakıyla iyi giderdi ...
Siparişler verildi! 
Bardaklar, tabaklar masaya yerleşti, Bir de 35 'lik yeni rakı  gelip masanın orta yerine dikiliverdi. 
Öğrenciliğin ardından ilk defa 4 arkadaş baş başa yemek yiyecekler; birer duble de  alkol alacaklardı. 
Siparişleri çok beklemediler. 
Sardalyeler tavada pişirilmiş, bir tepsi içinde servis edilmişti. Peynir tatlıları herkes için ayrı porsiyonlar halinde hazırdı.
Birde ortaya,  bol zeytin yağlı  aralarına siyah zeytin serpiştirilmiş karışık salata konulmuştu.
Garson Rakı şişesini açtı, tek tek kadehlere servis etti. Herkese ayrı ayrı sulu mu susuz mu içtiğini sorduktan sonra da sularını kattı.
 Şaka bir yana masadaki arkadaşların hepsi, rakının nasıl içileceğini çok  bilmiyordu. kimi göz ucuyla kimi çekinmeden yan masadaki akşamcılara bakarak  ilk kadehi kaldırdılar ve bardakları tokuşturarak şerefe deyip ilk yudumları aldılar.
Hem balık rakı hem de sigara, masa şenlenmiş, muhabbet kıvamına gelmişti. Gramofonda da  Türk sanat müziği olunca yemede yanında yat.
İlk akşam ve ilk yemek güzeldi. Her güzelliğin bir sonu olduğu gibi bu güzel gecenin de sonu çabuk geldi. Hesap istendi, ödeme yapıldı ve sofradan kalkıldı.
Boğazın muhteşem güzellikleri arasında kısa bir yürüyüşten sonra, otel lobisine doğru adımlar sıklaştı. 
yatma vakti gelmişti. 
Müşterilerini otel girişinde  gececi resepsiyon memuru  karşıladı .  Otel müşterisine kahve ikram etmek adettenmiş.
Onlarda geleneği bozmadı, hayır diyemedi. Lobiye koltuklara oturup beklediler. Kahveler geldi yudumlandı. Teşekkür edilip odalarına çekildiler.  
İlk Gün serüveni böylece bitmişti. 
Odalar iki yataklıydı. İsak'la Doruk aynı odayı paylaşmışlardı. Selimle  Sakin de   yan odada kalacaktı Sabah ola hayrola  diyen  başını yastığa koydu...  

                                                                                               .../...