17 Mart 2020 Salı

Çanakkale Türküsü


Tarih şahit Türk’ün yazdığı binlerce Destana
Saat tik tak ilerliyor yüzüncü yaşı kutlamaya

Bu öyle bir destan ki akıl yetmez derinliği görmeye
Ne zaman ne imkân yeter Conkbayırını yazmaya

İçler acısı vaziyet altı asırlık imparatorluk hasta
Türk’e kıran mı gelmiş emir komuta Sanders’te

Payitaht avuçlarını ovuşturuyor Marmara soğuk
Ege’de fırtına barut kokusu kan akıyor oluk oluk

Gelibolu delik deşik Seddülbahir’den Bolayır’a
Panayıra gelmiş gibi Britanya Fransa ve Rusya

Ege Denizi Marmara’dan esen sert rüzgâra gebe
Dalgalar üstünde düşman gemisi benziyor gazele

Acı büyük Türk’ün canı yanıyor bağrında koca kaya
Düşman acımasız saldırıyor aç bir kurt gibi bola yır’a

Sarı bayırda yağız bir Arap aygırı üstünde ki Kemal
Şarapnel arasında gazi unvan alan Mustafa Kemal

Akşam olunca saz çalıyor Ay söylüyor yıldız Türk'ü
Mevziden nakarat yükseliyor kimse yenemez Türk'ü

Sarı saçlı mavi gözlü genç bir Türk 19. tümen komutanı
Soruyor mevzideki er İsmail kurtarabilecek miyiz vatanı

Korkma İsmail savaş haklı ile haksızın ölüm kalım savaşı
Kazanacak elbette Mehmetçik Türk’ün göğe erecek başı

Kuru yaprak gibi Deniz’in üstünde yüzüyor düşman gemileri
Şafağa bekliyor havada uçuşacak kanatsız hainin mermileri

Kına yerine Türkü yakılır Çanakkale’de genç kızların diline
Erkek eli değmedi savaş çıktı çıkalı gelinlik kızın ak eline

Bir yanı boğaz öteki tarafı deniz Gelibolu bir yarım Ada
Destan yazdı Seyyid Onbaşı kınalı Hasan Saka Mustafa

Birçok milletin Hayal’ine bile sığmaz Türk’ün yazdığı destan
Daha ne düşünürsün Deniz’im her çamın gölgesi bir şüheda




Hayal Denizi
25.12.2014 
Manisa

J.nın not defteri-3/ insan uçar mı?-2



Telefon konuşmasının hemen arkasından, şapkasını kaptı, kendini Deveören orman bölge şefi, Yüksel beyin yanına uçtu. Bölge şefi , uzun boylu, kumral saçlı, beyaz tenli, bıyıklı, genç bekâr; daha otuzuna merdiven dayamamış, genç bir kamu görevlisiydi.Aynı zamanda Doruk’un okey ve konken arkadaşıydı.Kısa bir hoş beş muhabbeti, sonra lafı uzatmadan konuya girdiler.Kesim bölgesinde yatacak yer olup olmadığı, iaşenin nasıl sağlanacağı masaya yatırılanlar arasındaydı.Sonra kaç günde ne kadar odun toplanır, kaç kişi olursa ihtiyaç daha kısa sürede biterin, muhasebesi yapıldı.Kesim bölgesi çalışanlarının da destek vermesi gibi ayrıntılar, gözden geçirildi.Gidiş günü için olarak, cumartesi sabahı planlandı.Ulaşımı Yüksel Bey, Kendi kullandığı hizmet aracıyla sağlayacaktı.İlk gün Dorukta gelecek, çalışma bölgesini görecek ve aynı gün birlikte döneceklerdi.Hani bundan iyisi Şam’da kayısı diye sık kullandığımız atasözü misali, planlama rayında aktı gitti.Cumartesiyi iple çekti Doruk!1 Onbaşı, 5 Er hazırladı!Onları karşınsa alıp olup biteni en ince detayına kadar anlattı. Ve bu işin altından kalka-bilirlerse; Banyoya Termosifon, yemekhane ve dershaneye formika masa sandalye; ayrıca kamelya ve yemekhaneye hoparlörle bağlanacak ve dinleyecekleri bir radyo alacağını, şayet ödenek yeterse kendi makam odasında masa ve koltuk alma isteğini anlattı.Askerlerin gözlerinin içi güldü.Özellikle banyoya termosifon fikri ilgilerini çok çekmişti. En çok termosifon vadine sevindikleri gözden kaçmadı.İşi sıkı tutuyordu Doruk!Daha odun toplamaya başlamadan, mefruşat siparişi için ilçenin tek esnafı, Duruş’a telefon edip karakola gelmesini rica etti.Durmuş, Kıbrısçık’a. Ankara’nın Beypazarı ilçesinden gelip yerleşmiş bir esnaftı. Fotoğrafçılıktan, mefruşata girmediği iş yoktu. Hem halk hem de ilçe bürokratları Durmuş’u hem seviyor hem de sayıyordu.Telefondan kısa süre sonra Durmuş nizamiye kapısında göründü. Daha odaya girmeden koluna girdi ve banyodan başlamak üzere, mutfak, yemekhane, dershane en sonra da kendi odasına çıkarttı.İhtiyaçlar yerinde görülerek tespit edildi.Bedeli yakacak ödeneğinden ödenmek üzere Sipariş verildi. Odun kapıya gelince, mefruşatta yerine konmuş olacaktı. Sipariş verildikten sonra, çaylar söylendi ve koyu bir muhabbet eşliğinde yudumlandı.Siparişi verince Doruk, üzerindeki ağır bir yük kalktı, tüy gibi hafifledi ve rahatladı.




…/…

15 Mart 2020 Pazar

J.NIN NOT Defteri-3/ İnsan Uçar mı?



Doruğun göreve başladığı yıllarda: Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Mustafa Kemal Atatürk’ün; ilke ve inkılâplarıyla vücut bulan, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin; fabrika ayarlarıyla oynanmamış ve çivisi çıkmamıştı…
Türk milleti Muhasır medeniyete giden yolda, düşe kalka, kendi çizdiği yolda emin adımlarla,  sapmadan yürüyordu.
Devlet kadrolarına alınan personel, Anayasa, yasa,  tüzük ve yönetmelik çerçevesinde: kurum ve kuruluşlarının, kendi personel kanunlarına bağlı kalınarak; liyakat esası gözetilerek seçilir ve istihdam edilirdi.
Devletin her kurumu, kendi ihtiyacını karşılayacak bütçe imkânına da sahipti.
Yakacak, kırtasiye, demirbaş vs ihtiyaçları, dairelere aktarılır, daire amirleri bu bütçe imkânlarıyla,  kendi yağında kavrulur giderdi.
Atamalarla birlikte, Doruk kendi dairesinin bütçesini sarf etme, kullanma yetki ve mecburiyetiyle yüz yüze geldi
İlçe Jandarmaya Atanan personel Siirt Sason’dan atanmıştı.
Gelişi Eylül’ ayını bulacaktı.
Bu yüzden, kışlık yakacak vaktinde alınacak,  ödenek sarf edilecek, evrakları da saymanlığa ulaşacaktı. 
Şimdiye kadar böyle bir evrak hazırlamamıştı Doruk!  Tecrübe eksikliği gözünde büyüdükçe büyütüyordu.
Her gün daha önce neler yapılmış, nereden ne alınmış, hangi işlemler yapılmış evrakları didikleyip dururken, Orman İşletme Müdürü Oktay bey telefonla aradı.  Önce rutin bir hal hatır muhabbeti ve arkasından birlikte çay içme daveti ilaç gibi geldi. 
Hiç vakit kaybetmedi.
Şapkasını aldı, santrale not bıraktı, Orman İşletme Müdürünün davetine icabet etti.
İşletme Müdürü,  kırk, kırk beş yaşlarında,  170/175- boyunda,  beyaz tenli, 90/95 kilo ağırlığında; hafif göbekli, güler yüzlü, Orman Yüksek Mühendisi kariyerine sahip, mütevazı bir kamu görevlisiydi.
Mesai saatleri dışında, diğer kamu görevlileri gibi, şehir kulübüne takılan usta bir briç oyuncusuydu. İçeri girer girmez o babacan haliyle ayağa kalktı, hoş geldin komutan diye elini sıktı, yer gösterdi…
 Selahattin Bey gitti yalnız kaldın, işin zor olmalı. Sıkıldığın zaman her zaman beklerim, çekinme diye lafa girdi.
Muhabbet devam ederken tavşankanı çaylar geldi. Ve çaylar yudumlanırken, komutan sana bir iyi bir kötü haberim var, diye gözlerinin içi gülerek başladı söze.
Doruk, Müdürüm önce iyi olanı isterim, kötü sonraya kalsın.  Mesleğimiz gereği hep acı ve kötü haber bizim davetsiz konuğumuz,  diye espri yaptı.
Oktay Bey gülümseyerek olur tabi önce iyi haberden başlayım, biliyorsun, bölgemizde kesim başladı. Arkadaşlarla, Jandarmaya kışlık odunu ücretsiz vermeyi kararlaştırdık.
Bu iyi haber!
Yalnız tahsis edilen yerden odunu kendiniz toplayacaksınız; bu da sizin için kötü haber dedi gözlerinin içi gülerek.
Doruk, her kötü haber odun toplamak gibi olsun müdürüm. Bizim için sıkıntı olmaz, seve seve toplarız ve yakacak ödeneği ile de Mefruşat alırız deyiverdi. 
Dudaklarında dökülen cümle sanki önceden provası yapılmış gibi dökülmüştü dudaklarından. Ağzından çıkan söze kendi de şaşırdı.
 Oktay Bey!
O zaman hayırlı olsun.
 İstersen hiç vakit kaybetme.
Bölge şefimiz yüksel beyi gör.
Yüksel Bey size yardımcı olacak diye muhabbete noktayı koydu.
Uçmuştu doruk!
Oktay Beye teşekkür edip ayrıldı.
Bölüğe geldi, İl Jandarma Alay komutanını aradı. Müdürle aralarında geçen konuşmayı aktarıp, odunu kendi imkânı ile toplayacağını, kışlık yakacak ödeneği ile bölük komutanlığındaki eski mefruşatı yenilemek için harcayacağını coşku ve heyecanla anlattı.
Alay Komutan’ının ilk tepkisi,  sen bunları yapabilir-misin sorusu oldu.  Cevap hazırdı, siz asker göndermeme izin verirseniz, yaparım.
 Aldığı cevap, Öztoprak Albay’ın hoşuna gitmişti.
Yüzü görünmese de ses tonundan, gülümsediği fark ediliyordu.
Tamam, toplayabilirsin yalnız askeri başıboş bırakma! Yakından ilgilen, bir ihtiyacın olursa çekinmeden beni ara dedi ve hattan ayrıldı.
İnsan uçar mı?
Doruk uçuyordu hem de kanatsız.


                                                                                                    …/…


8 Mart 2020 Pazar

Ah GaDıNım Ah!




Biliyorum gadın sorusu takıldı aklınıza
Dilim döndüğünce anlatayım ben size
Sarı keçili soyundan gelirdi benim anam
Toros yörüklerindendi rahmetli babam
Ne zaman bir çift söz etse anam
Ya gadın gızım
Ya gadın oğlum
Ya da gadın bacım derdi
Gadın bir cinsiyet değil
İyi güzel hoş insan demekti
Şimdi tarihte kaldı bitti iyi insanlık
İyiliğin yerini kem söz aldı
Ah gadın kadınım
Ne günlere kaldık şimdi
Bir dönem
Kızgın kuma gömdük kızımızı
Şimdi kara çarşafa sardık bedeninizi
 Boğazlıyoruz
Dinlemezseniz erkek sözü
Hiçbir zaman anlamadı  
Dünyaya getirdikleriniz sizi
Yıl üç yüz atmış beş gün
Senede bir gün olacakmış kadınlar günü
Kulağa hoş geliyor şarkı sözü gibi sanki
Bir demet çiçek ya da küçük bir hediye
Mutlu edermiş gadın kadınımızı
Ne kadar anlamsız  değil mi
Her doğan güneş kadınla doğmalı
Her akşam yıldızlar kadın için akmalı
Her gün ana bacı kadın günü olmalı
Kadın olmasa olmazdı  dünya ve insanlık


Hayal Denizi
8.03.2020


6 Mart 2020 Cuma

J.NIN Not Defteri-3/ Yaprak Dökümü



Hani şair diyor ya, “nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım” hayat gerçekten, bazen gözyaşı, bazen de içli bir şarkıya benziyor.
Mevsimler bir birini kovaladı, yine çiçekler açtı.
 İnsanlar dört mevsimi doğada görür, doğada yaşarken, kendi içinde kopan şiddetli fırtınadan habersiz yaşar. Çiçek açtığını fark etmez, yaprak döktüğünden habersizdir.
Jandarma teşkilatının hazan mevsimi Mayıs!
 Atamalar ilkbaharın son ayında personele duyurulur. Onlar,  göçmen kuşlar gibi yeni yerlerine, Haziran ayında uçar.
Doruk Kıbrısçığa geleli göz açıp kapatıncaya kadar iki yıl geçti. İki yıl birlikte çalıştığı, Meslektaşı Katlının tayini Van’a çıktı.
Atama emri gelince, dairede serin buruk bir rüzgâr esti.  Bahar havası gitti, hazan mevsimi, sanki geri döndü.
Bölük Komutanına atama emri tebliğ edilirken, yerine vekâlet etme yetkisi Doruğa verilmişti. Zaten Bölükte Katlı ve Doruktan başka rütbeli personel yoktu.
Doruk göreve başladığında, görevde olan yardımcısı Ömer,  Vekâleten İdari işlere alınmış,  adli evrakta yaptığı bir hatasını, meslekten ihraç edilerek ödemişti.
Sözün kısası, Katlı Van'a atanınca, Bölük Komutanlığı, Karakol Komutanlığı, Bölük İdari işler ne varsa Doruğa ihale edildi.
Burukluk çok sürmedi. 
Atama emrini alan Katlı ilk önce,  veda ziyaretlerine başladı. Bir yandan da, evini topladı, denkleri hazırladı.
O denkleri hazırlar,  veda ziyaretine devam ederken, Doruk, hem günlük işleri aksatmadan yapıyor hem de, iki yıl birlikte çalıştığı, meslektaş ve ağabey dediği Katlı için veda gecesi hazırlığı yaptı..
Hazırlıklar tamamlandı, İlçe kaymakamı,  Savcı, Hâkim, Orman Bölge İşletme Müdürü, orman bölge şefleri velhasıl ilçede kamu görevlisi kim varsa davetliydi.
Veda yemeğine, özel mazereti olan birkaç memur dışında katılım tam kadroydu.  Orman İşletme müdürlüğünün kocaman salonu dolmuştu.
Bir uçtan öbür uca sofra, baştan sonra, soğuk sıcak ara sıcak ve herkesin damak zevkine hitap edecek yiyecek, içecekle donatılmıştı.
Hani Halk Türkümüz- Kekliği düz Ovada Avlayalım’da; söz yazarı   “Buyrun arkadaşlar davetim var benim Herkes kesesinden yesin içsin saltanatım var benim, Aslı yok yaylasında bin beş yüz koyunum var benim”  demiş ya;  tam da o hesap, Doruk'ta herkesin kesesinden yiyip içtiği davette, hiçbir masraftan kaçınmamıştı.
Herkes yedi içti eğlendi,  yolcu Allah'a ısmarladık derken, kalanlar iyi yolculuklar diledi.
 Vedalaşma bitti, saat 2400 gösterirken davetliler dağıldı. 
Her zaman olduğu gibi Orman işletme müdürlüğünün neyzeni dilli kavalıyla davetlilere unutulmaz keyifli dakikalar yaşattı.
Elbette her gecenin bir sabahı olduğu gibi, bu gecenin de bir sabahı vardı. Birkaç gün sonra göç yüklendi, tekerlek döndü ve yolculuk başladı.
Nemlenen gözler, sallanan eller ve buruk tebessümle, doruk yeni personel gelip göreve başlayana kadar kelaynak kuşu gibi bir süre yalnızdı. 

                                                                     …/…





28 Şubat 2020 Cuma

Güzel Kuşum



Ah güzel kuşum ah çok yaralıyım
Bugün sana bir mektup yazacağım
Noktasız
Virgülsüz
Kuralsız kavramsız okursun rast gele
Sonra
Kendin koy notayı virgülü
Aklına gelince sıralarsın cevabı
 Sende mi hüzünlüsün
Dul mu kaldın
Yetim mi çocukların
Kurşun yarası mı aldı ana yüreğin
 Dönmeyecek mi geri
Yuvadan uçurdukların
Niçin Mavi Deniz’de
 Bir başına öksüz durursun
Hiç düşündün mü
Güzel kuşum
 Kadersizlik mi kaderin
Böylesine seni boynu bükük bırakan
Alıp eline aynayı 
Hiç bakmıyor cüssesine
Dev mi
Deve mi
Kuş mu
Yoksa masal  cücelerinden biri mi
Başını eğsen
Ayaklarının altındaki deryayı göreceksin
 Denizden bir yudum su alıp
Korkusuz fütursuz yüzüne tükürecek-sin 
 Eli yüzü hiç sabun su görmeyen kirli
Tükürünce eli mahkum bakacak aynaya
Görecek
Kirpiğin-deki çapağı
Yüzündeki karayı kiri
Geçmişindeki onmaz eziklik ve açık derin yarayı
Ağlatmayacak anayı eşi yetim kalan çocukları
İşte o zaman kürek çekeceksin muhasır medeniyete
Güle oynaya açacaksın kanatlarını engin denizlere…


Hayal Denizi
28.02.2020

25 Şubat 2020 Salı

KISSADAN HİSSE


     
                 

Nasrettin Hoca’nın yaşadığı çağda, bugünkü gibi teknoloji gelişmemiş, Ulaşım araçları sadece evcilleştirilen masum hayvanlarmış. Hayvanların hem etinden, hem sütünden hem de gücünden istifade edilirmiş.
Mesela, Öküz çifte koşulur, sapanla çift sürülür, arabaya koşulur, saman sap çekilirmiş.
At ehli leşince özellikle, Türkler onları binek hayvanı olarak kullanmış. Dinler tarihini biraz inceleyen görecektir ki, Hz İbrahim’in, Musa ve İsa'nın en Kral biniti kara kaçandır.
Hz Muhammed ise hem ata hem de deveye binmiş ve onların gücünden yararlanmış!
Biliyorum sabrınız taştı...
Lafı çok uzatma sadede gel diyorsunuz.  
İşittim sizi ve kıssada hisse almanızı istediğim Nasrettin Hoca fıkrasını anlatmaya hemencecik başlıyorum.
Nasrettin Hoca, kışın yakacağı odunu yaz mevsiminde yaşadığı yerin dağından keser, karakaçana yükler getirirmiş.
Malum eşeğin taşıyacağı, odun iki denktir. Bir kere gitmekle bir kış yanacak odun temin edilemez.
Hocada günlerce dağa gider, odun taşırmış. 
Ne var ki Nasrettin Hocanın sahip olduğu karakaçan tembel mi tembel, miskin miskin, uyuşuk uyuşukmuş.
Her gün eşeğe “dih- deh” demekten yorgun düşermiş. bir gün,  eşle dostla konuşurken onlara dert  yanmış. Bir çözüm bulmak, eşeğini hızlandırmak, odunları bir an önce taşımak derdindeyim demiş.
İşgüzarın birisi hocaya bir akıl vermiş.
Demiş ki:
-Hocam, eşeğin kıçına nışadır sürersen senin Karakaçan uçuşa geçer. Sen bile peşinden yetişemezsin.
Hocanın aklına pek yatmamış ama “denemek de bir zarar yok” diye düşünmüş.
Bir gün yine odun taşımak amacıyla ormana gitmiş. 
Odunları hazırlamış, hayvanın üstüne yüklemiş. 
İpini bağlamış, köyün yolunu tutmuşlar. Ancak eşek yine her zamanki gibi uyuşuk, miskin, isteksiz, gitsem mi gitmesem mi  yol alıyormuş. 
Yanında bir tutam nışadır götüren Nasrettin Hoca arkadaşının söylediği gibi eşeğin kıçına nişadırı dokundurmuş. O da ne? 
Eşek öyle hızlanmış ki mübarek dere tepe demeden koşturuyormuş. 
Olan Nasrettin Hoca’ya olmuş. Eşeğin arkasından yetişemiyormuş. Yolda bir köylüsüne rastlamış, benim eşeği gördün mü arkasından yetişemedim demiş.
Köylü gördüm dörtnala koşuyordu. 
Hayvana ne yaptın da öyle koşuyor diye sormuş. 
Hoca Nasrettin kıçına biraz nişadır sürdüm demiş. Köylü de eşeğe yetişmek istiyorsan birazda kendine sür o zaman onu geçersin demiş.
Nasrettin hoca köylüsünün dediğini denemiş, denemeye de nişadırı sürdükten sonra, eve odun yüklü eşekten önce varmış.
Anlattığım bir fıkra! 
Fıkra olmasına fıkra da siz fıkra  deyip geçmeyin. Kaç asır sonra, Nasrettin hoca misali poposuna nişadır sürülmüşçesine yerinde oturamayan, millet yakacak odun bulamazken, har vurup harman savuranlar, uçuşuyor bulutların üstünde. 
Dedim ki Nasrettin hocadan bir fıkra anlatayım, belki okuyup kıssadan hisse alan olur hem de duayen yazar Rahmetli Hasan Pulur’u yâd ederim diye düşündüm.
 İyi Etmiş -miyim?